Güzel Nedir, Ne Güzeldir?

“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).

(Bakara 2/138)

Sanat kelimesinin sözlük anlamlarına baktığımızda karşımıza çıkan sonuçların hemen hepsinden aslında bir işi güzel yapabilmek için olması gereken kurallar bütünü gibi bir özcümle çıkarabiliriz. Bütün şairlerin ve sanatkârların başat konusu ve gayesi ‘güzel’dir, ‘güzellik’tir ve dahi ‘güzel’i ‘güzel’ ifade etmektir. Ancak bu güzel eyleme arzusu ve neticesinde ortaya çıkan gayreti, kesbî de olsa vehbî de olsa Sânî-i Hakîm’in bir ikramı olduğu farkındalığı ile yürüdüğünde, arz eden için de talep eden için de muazzam bir mürebbîdir.

Sanat nedir, ne değildir? Sanırım ilk sanat çalışmalarının yapıldığı günden itibaren devam eden üzerine konuşulan meselelerden. Göreceli olduğuna şüphe yok. Bir kere konu “güzel” ile ilgili olduğundan “kime göre, neye göre” düşüncesi kaçınılmaz. Güzeli değerlendirme konusunda kullanılacak ölçütle ilgili bir soruya, Delfoi Kâhini şu cevabı verir: ‘En güzel, en adil olandır.’ Yunan sanatının altın çağlarında bile, güzel hep ‘ılımlılık’, ‘uyum’ ve ‘simetri’ gibi değerlerle bağdaştırılmıştır. Gazzâlî’nin ‘güzel’e bakışı sadece bu beş duyu ile sınırlı değildir. Güzelliğin daha ziyade içsel bir mesele olarak varlığın özünde olduğunu söyleyen Gazzâlî’ye göre “Her şey’in güzelliği, kendisinde bulunması mümkün ve kemâline layık olan şeylerin kendisinde bulunması demektir. Şey, kendisinde bulunması mümkün olan bütün kemâlâtı kendisinde topladığı vakit, güzelliğin zirvesine ulaşmış olur.”

“… Fârâbî’ ye göre, Türk-İslam düşüncesinin temelinde iki türlü güzellik anlayışı vardır:

  1. Varlığı kendi zatından olanın güzelliği.
  2. Varlığı kendi zatından olmayanın güzelliği.

Birincinin varlığı, varlıkların en üstünü olunca, O’nun güzelliği de bütün güzelliğe sahip olanların güzelliğinin en üstünü olur. Böylece, O’nun güzellik ve ihtişamı, kendi özü ve cevheriyledir. Her varlıktaki güzellik ve ihtişam, o varlığın en üstün varlık derecesine ve nihai yetkinliğine ulaşmasıyla olur. Fârâbî’nin yukarıda, güzellik ile ilgili yaptığı saptamalar, İslam sanatçısının varlık karşısında ve Ahsen-i Takvim üzere yaratılan insana karşı takındığı tutumun en net göstergesidir. “Ahsen-i Takvîm” ifadesi, “Andolsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.”[1] mealindeki ayette geçmektedir. Yaratılmışların en mükemmeli olan insandaki güzelliğin kaynağı, bazı ayet ve hadislerde dile getirildiği üzere, Allah’ın onu yaratıp kendi ruhundan üflemesi[2] ve onu yeryüzünde kendine halife kılmasıdır[3].

Sanatın insanlık tarihinin en başından beri hiç kuşkusuz temel meselelerinden biri olan fıtrî olana yani Sânî-i Hakîm’in mucizelerine duyduğu hayranlığın neticesinde ortaya çıktığını düşünürsek “zevk-i selîm” ifadesini hatırlarız. Selîm sözcüğü, malum barış, kurtuluş, sağlam, kusursuz doğru gibi anlamlar içeriyor. İşte zevk-i selîm’in ortaya koyduğu sanat bu doğrultuda aslında hem kendisinden güzelliği oluşturan hem de zaten kendisi güzellikten oluşan manalarına tekabül eder. Yani sağlam, kusursuz bir bakış açısı ile üretilen sanatta sonuçta da çıktığı noktadaki özellikleri görülür. Zevk-i selîmi tamamlayan diğer iki unsur akl-ı selîm ve kalb-i selim. Akl-ı selîm, ilim ve tefekkürle yoğurulmuş; şaşkın, sapkın, şımarık, şartlanmış değil; şuur merkezi, hikmet menbaı olan bir aklı, kalb-i selîm, temiz ve sağlam olan; korku, kuşku, kaygı, evham, vesvese, şüphe marazına maruz kalmamış mutmain olan kalbi ifade eder. Ayet-i kerîmede Cenab-ı Hak uyarır: “O gün ki, ne mal fayda verir, ne de oğullar… Ancak Allah’a selim bir kalp ile varan başka!”[4] Bağdatlı Rûhî’de meşhur beytinde bu ayeti telmih sanatıyla şöyle der:

“Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

“Yevme lâ-yenfa‘u”da kalb-i selîm isterler”

(Ey hoca, ey insan! Sanma ki senden altın ve gümüş isterler. O hiçbir şeyden fayda olmayan günde, sadece dosdoğru bir kalp isterler.)

 

Selîm kalp ve selîm bir akılla birlikte zevk-i selîm gerçek manada sanatı oluşturur.

Batı sanatı her hangi bir konuyu “güzel” anlatır. İslâm sanatının ise konusu Güzellik’tir. Sanat fırça tutan elin, tasavvur eden aklın, resme bakan gözün secdesidir. Müslüman sanatçı bu yüzden tezyin, hat, ebru gibi mücerred sanatı tercih eder. Güzel eşyaları değil Güzel’i anlatmak derdindedir. Çünkü ne sanatçının enaniyet iddiası ne de seyircinin ben’liği makbul değildir. Görünene bakıp Görünmez’i okumaktır murad; O’nun güzelliği ile coşan kalp, göğüs kafesinden kurtulup sonsuzluğa kanat açar. Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni.

Sanatın edebiyat sahası için, “Sanat nedir?” isimli kitabında Tolstoy bakın neler söyler:

Her şeyden önce, çağdaş bir sanatkâr, hangi güzel sanatlar dalında çalışırsa çalışsın, mutlaka güçlü bir imana, tefekküre, sosyoloji ve psikoloji bilgisine muhtaçtır. Yani sanatkâr, bir taraftan kendi dalında birikmiş olan millî ve beşerî tecrübeyi tevarüs edecek, diğer taraftan da insanı bütün incelikleriyle tanıyacaktır. Bütün bunlarla birlikte, sanatkârda güçlü bir müşâhade, derin bir sezgi, üstün bir tahlil ve terkib kabiliyeti bulunmalıdır. Bu çok önemlidir. Bu husus, bir yaradılış meselesi olduğu kadar, bir eğitim meselesidir de …[5]

Sanat, düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir.[6]

Cemil Meriç’in sanat ve sanatçı görüşü de benzer doğrultudadır: “Sanatçının tek vazifesi vardır bence: İnsanları birbirine sevdirmek. İki insanı veya iki milyar insanı… Sanat, bir heyecan seyyâlesiyle kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”

Sanat ve ahlak birbirinden ayrı kavramlardır ancak bu iki kavram, zerâfet, incelik ve güzellik ifade etmesi açısından birbirine çok yakındır. Sanat, güzel olan şeydir. Ahlak da güzelliktir ve güzel olan şey de sevilir. Hz. Muhammed (sas)’in bir hadiste “Her doğan fıtrat üzere doğar. Ebeveyni onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştınr ya da mecusileştirir … ” buyurduğu rivayet edilmiştir[7]. Bütün insanlar yaratılışta güzel olarak doğarlar. Sonradan bu huy değişmektedir. Buna göre ahlak denilince daha çok “huy güzelliği” anlaşılmaktadır. Aslını kaybederek değişen ve güzel olmayana da “kötü ahlak” denilmektedir. Burada, ahlakın güzel ve çirkin olarak değerlendirilmesindeki ölçüt ne ise, ahlak da ona göre değerlendirilmektedir. Yusuf Kaplan’ın bir yazısında yer verdiği “Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”[8] cümlesi sanatçının bilgeliğinin önemini ortaya koyan en veciz ifadelerinden biri olarak karşımıza çıkar. İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar, eşyalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Bu ancak “Güzel Ahlâk” ile “Güzel Sanatlar” arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. O zaman belki kadîm mîmarî sanatımızda karşımıza çıkan kuş evlerindeki ya da sadaka taşlarındaki ya da kelime-i şehadet lafzını teşehhüd miktarı ka’de-i âhirede oturan bir insan kompozisyonunda tasarlayabilen bir hat yazısındaki estetik düşünceyi ve bilgeliği yeniden yakalayabiliriz.

Sanat, sadece duygudan ibaret değildir. Onda, fikrin, tefekkürün ve aklın bütün çilesi vardır. Fakat unutmamak gerekir ki, sanat, ilimden çok ibadete benzemektedir. Bu bakımdan sanatla tasavvuf arasında bir münasebet vardır. İnsan eğitimi başlı başına bir sanattır. İnsanın herhangi bir sanat dalında eğitilmesi işi ise, sanat içinde sanattır. Bu bakımdan insanın, sanat dallarından birisinde eğitilmesi olayı çok hassas, ciddi ve önemli bir hadisedir.[9]

Kadın,  yaratılışından gelen özelliği ile toplumsal şartlar elverdiği ölçüde sanatı oluşturan bir varlıktır ve yine yaratılışından gelen özelliği ile eğitim meselesini de aslında oluşturan ve yöneten varlıktır.  Aleksandra Kollonti, “Toprağı ilk işleyen analardır. Bilgiyi ortak bilince taşıyan analardır. Ateşi, insanlığın hizmetine sunan analardır. Yünü eğirip kumaş dokumayı bulan analardır. Sanatın ilk uygulayıcıları analardır. Yerleşik yaşama geçişi bulan analardır…” der. Kadının fıtratından getirdiği bu kabiliyeti hatırlamasının, yukarda bahsettiğimiz güzellik, sanat, insan bağlamında aradığı soruların cevaplarını bulmasına yardımcı olacağı kanaatindeyim. Eğitim her zaman yeni bir şeyler eklemek değil, bazen de fazlalıkları çıkartıp fıtratı yeniden hatırlamayı da tarifleyebilir. Nevzat Tarhan’ın “Kadınların ‘hüzünlü prenses’ olmayı bırakıp ‘bilge kadın’ olmaya ihtiyaçları vardır. Okumak, düşünmek, fikirleriyle var olmak, günümüzün kadınlarının temel görevi olmalıdır.” cümlelerinde söylemek istediği sanırım, ilaç mahiyetinde tavsiyelerinden biri. Bir toplumun inşasında eğitimin önemine dair söylenenlerin hepsinin sanat için de geçerli olduğu düşüncesindeyim. İçinde yaşadığımız dönem teknolojik yeniliklerin hızla yaygınlaştığı, çocuklarımızın bu dijital sistemin adeta içine doğduğu ve sürekli birtakım görsel, işitsel tasarımlarla muhatap oldukları bir dünyadır. Kendisinden önceki sanatların hepsini içinde barındırdığından yedinci sanat olarak adlandırılan sinemanın tüm dünya üzerindeki etkilerini hep birlikte görmekteyiz. Son dönemde sekizinci sanat olarak adlandırılan dijital sanat bizim yetiştiğimiz dönemlerden çok farklı bir dünya anlayışı ile karşımıza çıkmakta, çok farklı dinamikleri içinde barındırmaktadır. Bu noktada kadının bilge bakışının sanat ve eğitimde çocukların ve gençlerin ihtiyaçlarının tespitinde çok önemli noktaları yakalayabildiğini görmekteyiz.

Bir milletin inancı, dili, estetik anlayışı ve millî zevkleri, adeta onun ruhu gibidir. Gerek geleneksel sanatlar gerekse dijital sanatlar söz konusu olsun; şahsiyet inşası, neslin inşası ve medeniyet inşası için; akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk-i selîm tüm zamanların olmazsa olmazıdır. Kur’an’da güzelliğin nitelikleri olarak verilen kusursuzluk, gayelilik, ahenk ve düzen ebedîliğe kapı aralayan değerlerdir. “Allah güzeldir, güzel olanı sever” hadisi asırlar boyunca sadece Müslüman sanatkâra değil, dünyaya bu dünyayı güzelleştirmek için gönderildiğini düşünen bütün inananlar için kılavuzluk etmiştir.

N’eylerse güzel eyleyene hâlis kul olabilme yolculuğudur belki de sanat dediğimiz…

Ayşe Saraç

[1] Tîn 95/4

[2] Sâd 38/72

[3] Bakara 2/30

[4] Şuara 26/88-89

[5] Tolstoy, Sanat Nedir?, s. 49.

[6]  A.g.e, s. 50.

[7] Muhammed b. İsmail ebu Abdullah eI-Buhan, Sahihu’I-Buhan, Tahkik: Mustafa el-Bağa, Beyrut, 1987,I/465

[8] Yusuf Kaplan, “Üç Turgut Cansever: Düşünür, Mimar, Bilge”.

[9] Bayram AKDOĞAN, “Sanat, Sanatçı, Sanat Eseri Ve Ahlak”.