Güzel Bir Hayat İçin

Zeynep Yaren Çelikbilek

“Erkek ve kadından kim mü’min olarak sâlih (sevaplı) amel işlerse,
elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız.
Ve (âhirette) onlara mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.”
Nahl Suresi, 97. Ayet-i Kerime

İnsanoğlu, yaratılışı gereği, hep daha güzeli daha iyiyi arama eğilimindedir. Allahu Teâlâ da yaratmış olduğu insana, bu arayışı için yol göstermiş ve Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir. Nahl Suresi’nin 97. ayet-i kerimesinde de güzel işler yapanlar (sâlih amel işleyenler) için mükâfat olarak, güzel bir hayat vaat edilmiştir.

“Erkek ve kadından kim mü’min olarak sâlih (sevaplı) amel işlerse.”

Öncelikle anahtar ifade olarak “sâlih amel- güzel iş” nedir, inceleyelim: Sâlih amel, Allah ve Rasulü’ne iman etmiş kimselerin işlediği, Kur’an’a ve dolayısıyla sünnet-i nebeviyyeye uygun düşen işlerdir. Bir başka ifade ile Allah rızası için yapılan ve sevap kazanmaya vesile olan her türlü iştir.

Muaz b. Cebel (ra) “Sâlih amelde ilim, niyet, sabır ve ihlasın bulunması lazımdır” demiştir. Bu sözde geçen her bir kavram, başlı başına bir yazı konusu olmakla birlikte, kısaca anlamlandırmaya çalışalım:

Bir insanın yaptığı işin güzel kabul edilebilmesi için, öncelikle o işin Allah tarafından emredilmiş ya da helal kılınmış olması gereklidir; haram olan hiçbir şey iyi olamaz. Sonra, o işin ilmine uygun bir şekilde, kural ve kaidelerine uygun, edebi adabı ile yapılmış olması gerekir. Demek ki, sonuca odaklanarak nasıl yaparsak yapalım anlayışı ile sâlih amel sıfatı bir arada bulunamıyor. Hayırlı, sevaplı bir sonuca varmak için uyguladığımız her aşama da sâlih olma şartlarına sahip olmalıdır.

Güzel işin bilinçli olarak yapılması gerekir. Yani kişi, o işi yapmaya niyetlenmiş olacak; tesadüfen gerçekleşmeyecek. Bu da demek oluyor ki mümin attığı her adımın, konuştuğu her kelamın… farkında olacak. Hep iyiye niyet edecek.

Sadece iyi iş yapmaya niyetlenmek yeterli mi? Tabi ki hayır, asıl olan, o iyi işi Allah rızası için yapmaya niyetlenmektir. Ancak bu ihlası sayesinde mümin kul sevap kazanır. İhlassız kalındığı, yani sadece Allah rızasını kazanmak arzu edilmediği takdirde, sonuçta ortaya çıkan iş, ne kadar hoş gözükse de, niyet nispetinde değer kazanacak ve ayette geçen mükâfat kazanılamayacak, yorgun ama müflis bir tüccar durumuna düşülecektir.

İşin, amelin sâlih olabilmesi için, sabırlı davranmak gerekiyor. Hemen yapalım olsun düşüncesi, aceleye yol açar ki işi aceleye getirmek şeytanın hilelerinden biridir. Yapacağımız işin, ibadetin tam anlamıyla yapılmış olması için, onu sabırla ilmek ilmek işlemek gerekir. Sabır aynı zamanda istikamet sahibi olmayı da getirir. Eğer hayırlı bir işe başlanmışsa, sonuna kadar iştiyakla ilerlemek gerekir. Bazı sâlih ameller de ömür boyu devam eder, bir kere yapmak yeterli olmaz. Bunun için de sabırla devam gerekir. Güzel ahlâk gibi, namaz gibi…

Ayette, sâlih amelin mükâfat sebebi sayılması için “mümin olmak” şart koşulmuştur. Yani her ne kadar biri diğeri ile iç içe gibi gözükse de “iman” ve “sâlih amel” iki ayrı şeydir. Bu durumda sadece iman etmek, ya da iman etmeden sadece güzel işler yapma hevesinde olmak, ayet-i kerimede verilen müjde için yeterli olmamaktadır. İman etmeyip de faydalı işler yapanların karşılığı ise, Allah’ın adaleti gereği bu dünyada ya da ahirette cehennem azabının hafifletilmesi şeklinde kendilerine verilir.

Ayet-i kerimede, erkek ve kadın ayrı ayrı anılmış, topluca müminler denmemiştir. Bunun sebebini, Fahreddin Razi şöyle açıklar: Bu ayet, hayır ve iyilik vaat etmektedir. Vaat ifadesini, sınırlama endişesini bertaraf etmek için iyice açıklamak, vaatte bulunanın kerem ve rahmetinin büyüklüğündendir. Allah cc keremi ve rahmeti en yüce olandır.

“… elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız.”

İnsanoğlunun ömrü boyunca uğruna çabaladığı güzel bir hayat sürme durumu, şart cümlesinden sonra kesin bir vaat olarak verilmiştir. Güzel bir hayat, afiyet diye genelleyebileceğimiz her türlü rahat ve huzuru içine almaktadır. Müfessirler, müminin dünya mutluluğunu şöyle izah etmişlerdir:

Bir hadis-i şerifte “İslâm ile müşerref olan, kendine yetecek kadar rızıklandırılan ve bununla kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir”  (Tirmizi, Zühd, 35) buyurulmaktadır. Güzel hayat, helal ve temiz rızıktır. İbn Abbas (ra) bu görüşü benimser. Hz.Ali (ra) da güzel hayatın karşılığının kanaat olduğunu bildirmiştir. Mümin rızkın ancak Allah’ın takdiri ile meydana geldiğini bilir. Allah’ın da sadece doğru olanı yaptığına, kerim ve lütufkâr olduğuna inanan insan her türlü kaza ve kadere razı olur ve menfaatinin bunun böyle olmasında olduğunu bilir. Cahil insan ise bu esrarı bilmediği için devamlı bir hüzün, endişe ve mutsuzluk halinde olur.

Mümin kimse “(Ey mü’minler! İtaat edeni isyan edenden ayırt etmek için) ant olsun ki sizi hem biraz korku ve açlıkla hem de mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz” (Bakara S, 155.) ayet-i celilesi gereğince, devamlı olarak, çeşitli bela ve musibetlerin olabileceği ihtimalini aklında bulundurur. Başına bir sıkıntı geldiğinde, olana rıza gösterir. Çünkü Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermek gerekir. Bu durumdaki insanın gözünde, musibetler büyümez. Cahil ise böyle düşünemediği için, bu bilgi ve inançtan mahrum olduğu için, başına bir sıkıntı geldiğinde, bu durumun kalbindeki etkisi çok derin olur.

Dahhak, güzel hayatın, Allah’a itaat olan şeyi yapmak ve bununla ferahlık duymak olduğunu; Cafer-i Sadık hazretleri de güzel hayatın marifetullah ve dolayısıyla Allah’ın huzurunda doğru ve samimi olarak durmak olduğunu söylemiştir. Müminin kalbi marifetullah nuru ile genişlemiş, ferahlamıştır. Böyle marifetullah ile dolan kalpte, dünyanın çeşitli hallerinden dolayı meydana gelecek keder ve endişelere yer kalmaz. İster darlık içinde olsun ister bolluk içinde, o kimse güzel bir hayat yaşar; kendisini sadece Allah’a muhtaç gördüğü için yaratılmışlara minnet etmez. Ama cahil kimsenin kalbi, marifetullahtan boş ve uzak olduğundan, dünyanın çeşitli musibetlerinden kaynaklanan hüzünlerle dolar. Hatta bolluk içinde dahi olsa, hayatında hayır namına bir şey olmaz.

Mümin, dünya hayatının hayır ve menfaatlerinin değersiz olduğunu bilen kimsedir. Dolayısıyla ne bunları elde etmekle sevinci artar, ne de elde edememek ya da kaybetmekle kederi. Cahil insan bu durumun farkında değildir ve dünyevi mutluluktan öte bir mutluluk tanımadığından, dünya menfaatlerini elde edince sevinci, kaybedince üzüntüsü büyük olur.

Mümin kul, dünyanın iyilik ve hayırlarının, çok çabuk değişen ve hızla elden çıkan şeyler olduğunu bilir. Şayet bu değişim olmasaydı, o hayır kendisine de gelemezdi. Ve o menfaatin, kendisine geldiği gibi, bir gün elinden çıkması da muhtemeldir. İşte bu sebeple de mümin ve akıllı kimse, kalbini fani olana bağlamaz ve ona değer vermez. Ancak cahil insan bu hikmetten mahrumdur ve kalbini, o fani şeylere, aşık maşuk kucaklaşması gibi bağlar; onu kaybettiğinde ise kalbi için için yanar ve kederi çok büyük olur.

Yukarıda anlatılan sebeplerle, gerçek bir mümin olmanın, dünya hayatımızı nasıl güzel ve yaşanılabilir kıldığını anlıyoruz. Günümüzdeki yaygın “güzel hayat” algısı ile örtüşen, maalesef cahilce bir düşünmenin karşılığıdır. Bize düşen mümince düşünmek ve hissetmektir.

“… Ve (âhirette) onlara mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.”

Yapmakta olduklarının en güzeli ifadesinin karşılığını hayal etmek algı sınırımızı zorlayacaktır. En’am Suresi 160. ayet-i kerimede “Kim (Allah’a) bir iyilikle gelirse, kendisine onun on misli vardır…” buyuruluyor. Kudsi bir hadis-i şerifte de, “Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenab-ı Hak o iyiliğin on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar” buyurulmuştur. (Buhari, Rikak 31; Müslim, İman 207) Ayet-i kerimenin son tarafında çok sevinçli bir müjde verilmiştir: Yaptığımız, yapmakta olduğumuz sâlih işlerin karşılığı onların kat ve kat daha güzeli olarak bize sunulacaktır. Bazen yaptığımız iyi işlerin karşılığını bu dünyada da hissederiz. Ancak asıl mükâfat ebedi yurdumuzda olacaktır. Asıl mükâfat, gerçek güzel hayat olan cennettir. Cennet iman ile elde edilir, sâlih ameller ile de cennet derecelerine ulaşılır.

Hasan-ı Basri Hazretleri, güzel hayatı anlatırken şöyle der: “Cennetin dışında, hiç kimseye hiçbir hayat güzel gelmez.” Çünkü cennet hayatı ölümsüz bir hayat, fakirliği olmayan bir zenginlik, hastalığı olmayan bir sıhhat, zevalsiz bir mülk ve bedbahtlığı olmayan bir mutluluktur. (Bkz: Müslim, Zühd, 19)

 “Ey insan! Gerçekten sen, Rabbine (varıncaya) kadar (bu yolda) didindikçe didinirsin. Nihayet O’na kavuşacaksın.” (İnşikak S, 6.) ayet-i kerimesi de ahiret yurduna gidene kadar bu fani dünyadaki çabalamanın devam edeceğini bildirir. Öyleyse biz kullar, bu dünyaya geliş amacımıza uygun olarak kendimiz için, varoluş özelliklerimize uygun olarak da ümmetimiz için yapmakla sorumlu olduğumuz maddi ve manevi görevlerimizi yerine getirmek için var gücümüzle çalışalım. Mümin bireyler olarak sâlih amel biriktirme yarışında olalım. Fani hayatımız ile ilgili düşünce ve beklentilerimizi, mümince şekillendirelim ki sonsuza dek güzel bir hayat sürelim.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR
1
. Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Kur’an-ı Kerim Meali
2. Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
3. M.Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir
4. Kurtubi,el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an
5. İmam Nevevi, Riyazu’s-Sâlihin