Görgülü Kuşlar

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyunuz” (Tahrim,6) Her şeye Kadir olan Allah Teâlâ yarattıklarının bazılarını bazılarına emanet etmiş ve onlara gücü nispetinde sorumluluklar yüklemiştir. Kendisine,  kulluk vazifesini yerine getirmelerini emrederken başkalarını da bu kulluğa yönlendirmeyi bir vazife olarak emretmiştir. Fıtrata en uygun olan “doğru, iyi, güzel ve kutsalın” en yakından başlayarak anlatılması ve öğretilmesidir şüphesiz. Bunun en güzel misalini âlemlere rahmet Hazret-i Peygamberin hayatında görürüz.

İslam tarihçileri anlatırlar ki; vahyin ilk günleriydi, Peygamberin yanında kalan Hazret-i Ali  (radıyallahu anh) o zaman daha on yaşında bir çocuk,  Peygamberimiz aleyhisselam ile Hz. Hatice annemizin namaz kıldıklarını görünce, “nedir bu?” diye sordu. Peygamberimiz Aleyhisselam ona durumu açıkladı.  Bu hadise ile hem akrabası olan hem de hamisi olan peygamberimizin sözlerini iyice mütalaa etti ve Müslüman oldu.

Hz. Ali (Kerremullahu vecheh)’nin bu hikâyesi tahlil edildiğinde, günümüz eğitimcilerinin vardıkları sonuç görülür. Şöyle ki;

  1. “Çocuklar, sözlerden çok, davranışlardan, fiillerden etkilenir ve öğrenirler. (örnek olma)
  2. “Çocuklar, ergenlik dönemine kadar büyük ölçüde duygulardan, hislerden etkilenir ve öğrenirler.” (duygusal bilinç)
  3. Çocuklar, kendilerini önemseyerek anlatılan ve mantık ölçülerinde, onların da şahit olduğu şeylere dikkat çekerek anlatılan şeylerden etkilenir ve öğrenirler.(sosyal örnekleme)
  4. Çocuklar için, ne yaptığınız değil, yapılan şeyi, neden, niçin ve nasıl yaptığınız önemlidir.

Arapçada bir kural var. Bazen “ve” bağlacı beraberlik ifadesi olarak kullanılır. Yani başta verdiğimiz ayet-i kerimedeki “ve”,  bağlaç yerine “kendiniz ile beraber ehlinizi” anlamında anlaşılabilir. Ne farkı var denilir ise “önce kendinizi sonra ehlinizi” olmaktan çıkar deriz.

Günümüzde “bireyselleşme ve sekülerleşme”  diye bir şeyler konuşulup duruyor. Hâlbuki bu İslam dışı toplumların tutunup sonra da eteklerinin tutuştuğu sosyal bir fiyaskodan başka bir şey değildir. Zira insan her şeyi kendisi tecrübe ederek öğrenmeye kalkacak olsa terakkî olamaz. Kaldı ki her insan eşit kabiliyette yaratılmamıştır ve yalnız başına da değildir. Hâsılı davranışların öğrenilmesi gibi duyguların da buna bağlı olarak öğrenilmesi çocuğun yakınlarının etkisiyle olduğu, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve selem) tarafından bize bildirilmiştir. Şöyle ki ; “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Çocuğu anne babası Yahudileştirir veya Hristiyanlaştırır veya mecusîleştirir.”(Buharî cenaiz 80, 93,Müslim kader,22, (2658) Muvatta’ cenaiz, 52(1,241) Tirmizi, kader,5 (2139)Ebu Davud sünnet, 18 (4714) ) Ebeveyn tesirini bu kadar belirgin ve etkin kılan Yüce Allah (celle celalüh) kullarına, maddi sorumluluklar yanında manevî sorumluluklarını da yüklemiş oluyor. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttükleriniz (emriniz altındakiler)den sorumlusunuz”  buyuruyor Habîb-i Kibriya efendimiz. Üzerine bindiği bineğe çubukla vuran Hz. Aişe (radıyallahu anha) annemize “Ya Aişe onun da canı var” diye uyarı da bulunmuşlardı. Dillerden dillere dolaşan, susamış köpeği sulayan kötü alışkanlıkları olan kadının, bu merhametli davranışı sebebiyle affa muhatap olduğunu ve ashabına “Ciğeri yaş olan her şeye merhametin Allahın hoşuna gideceği” müjdesini vermeleri ne güzeldir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir toplumdan, gözyaşı yüzünde iz bırakan insanların oluşturduğu bir altın nesil çıkması şaşılacak bir hadise değildir. Duygular da öğrenilir bunu bize bu nesil göstermiştir.

Şeyh Sadi bir hikâyesinde anlatır ki “ Ben küçük bir çocuk iken bir gün dayım bize gelmişti. Gece herkes uyuduktan sonra dayım namaza kalktı ben de onu takip ettim. Namaz kıldık. Sonra bir ara ben “Baksana dayı herkes nasıl da gaflette.” dedim. Dayım bana kızgın ve kırgın baktı “Keşke sen de uyuyor olsaydın da bu sözleri söylemeseydin.” Onu hiç unutmadım.”

Namaz kılan ve dua ederken ağlayan bir anne, önce çocuğunun ilgisini çeker.  Onun sorusuna içtenlikle, onun da Allah’a kul olmasını isteyerek cevap verirse daha etkili olacaktır. Anne ile evlat arasında öyle bir bağ vardır ki merhum Necip Fazıl “ Annesi gül koklasa nefesi gül kokan çocuk” beytiyle bize şiirleştiriyor. Bizim aziz büyüklerimiz onu biraz da esprili “ oğlak otuktuğunu yer” ve ya “görgülü kuşlar gördüğünü işler” derler. Cennet mekân hocamız Mahmud Es’ad Coşan(Rha) bir konuşmalarında, (annenin çocuk doğmadan önce dikkatli olması hususunda) “Çocuk ınga der demez yani doğar doğmaz eğitiminin birçoğu tamamlanmış doğuyor.” buyurmuşlardı. Yani onlar bize emanet. Emanete dikkat etmeliyiz. Zayi etmemeliyiz. Çünkü çocuklarımız da önce “Allah (cellecelalüh)a kulluk etsinler” diye yaratılmışlardır. Lokman Suresi’nde bir babanın oğluna verdiği öğütleri veciz bir dille Rabbimiz bildiriyor. Her şeyin bir hesabı olduğunu bilmek ve onu,  merhamet duygularımızın en yoğun yönlendiği çocuklarımıza öğretmek en doğalı olmalı.

Emine Yalçınkaya