Gitmek Senin Kalmaksa Benim Payıma Düştü

Bir bahar bahçesinde görülen yaz rüyaları sona eriyor… Mecalsiz adımları sona doğru yaklaştırıyordu kadını…
Kahvaltı sofrasındaki renkliliğin yanına yakışmayacak bir sessizlik vardı. Porselen demlik, portakal suyu sürahisi, peynir tabağı ve diğer her şey sessizliğe eşlik ediyordu. İştahsız gitgeller çatalları bile bunaltmıştı. Biteceğini bildiği halde bilmemeye direniyordu kadının içinde bir şey. Ümit etmeyi sürdürüyordu. Beraber aynı masada konuşacak hiçbir şeyleri kalmamışken bir an geldi sus pus oldu her şey. İkisi de kendi yalnızlıklarının farkına vardılar. Uzun zaman önce duyulmuş bir çığlığın yankısı gibi her geçen gün aralarındaki hürmet azalıyordu. Karşılıklı olan muhabbetleri sabun köpüğü gibi uçmuş gitmişti.
Ellerini tutan ilk ele, gözlerine ilk değen bakışa seslendi. Nereye gidiyorsun? Giderken duraksamadı Harun. Cevap vermedi. Oysa allı telli duvağın altında gibi titremekteydi Sümeyye’nin kirpikleri. Kına gecesinde avucuna gömülen altından değerli duygular doluydu yüreğinde. On yıllık evliydiler. Güveler uğramamıştı daha gardırobunda duran beyazlığa. Sandık lekesi bulaşmamıştı gelinliğine… Kanaviçe işlemeli hayalleri yarıya gelmeden sonlanıyordu. Gözünün nuru çeyizlerini eskitemeden kurduğu yuvası dağılıyordu. Çocukları büyümeden, daha içindeki hasret dinmeden bitiyordu.
Beraber oldukları vakit ona yetmezken gidince çok zorlandı Sümeyye. Ama yapacak bir şeyi kalmamıştı. Uzaklaşan eşini, katılaşan kalbini, birlikte ağlayıp birlikte güldükleri, dert ortağını artık tanıyamıyordu. Sevgisiz de olsa devam eden birliktelikleri artık sadece kâğıt üzerinde anlam taşıyordu.
Çocuklar uykudan uyanmış gibi gözlerini ovalıyorlar, babalarını özledikleri için ağlıyorlardı zaman zaman. Anlatmakta zorlanıyordu Sümeyye. Nasıl anlatılırdı böyle bir şey? Neresinden tutularak başlanırdı cümleye? Ve ya hangi kelimeler kurban seçilmeliydi böyle bir kompozisyon dillendirilirken.
Kapı çaldı. Koşuştu çocuklar. Ne taşıdığından habersiz zarfı uzattı postacı evin hanımına. Eline geçen tebligata baktı. Yazanları okudu Sümeyye. Yüzü bulutlandı. Gözleri ağlamamanın bir yolunu bulmalıydı. Sevdiği, bağlandığı, güvendiği tek insan artık onu istemiyordu.
Geçim sıkıntısı çektikleri eski günlerde ne kadar mutlu bir hayat yaşadıklarını düşündü. Komşudan aldıkları bardak ve tabaklarla ağırladıkları kalabalık misafir dolu akşamları anımsadı. Sohbetlerin demli çaydan daha koyu, muhabbetlerin dehlizlerden daha derin olduğu günleri. Aniden kurulan yer sofralarında süssüz peçetesiz yenen yemeklerin tadını hatırladı. Gülümsedi. Komşularının içten sesi çınladı kulaklarında. Her şey ellerinden uçup gitmişti. Samimiyetle dolu manevi yaşantıları, kuru ekmeğin tadı, ıssız gardıropta asılı duran bir iki eşyanın sıcaklığı… Evine doluşan diğer eşyalar ve ayrıntılarla yok olup gitmişti. Sanki bolluk ve mutluluk apar topar evine girerken bir şeyleri kırıp dökmüştü… Kendine yer açmak için güzel olan her şeyi dışarıya tazyiklemişti. Evinin genişliği odalarının fazlalığı yalnızlığını daha fazla yüzüne vuruyordu. Mevsimin bitmeyen soğuk rüzgârları esiyordu çevresinde. Evinin bahçesinde dökülmedik yaprak, incitmedik bir tek dal bırakmıyordu.
Yankılı ve hoyrat salonlara taşınmıştı ailevi meseleleri. Soğuk duvarlar yılların hatırasını duygusuzca birbirlerine paslıyorlardı. . Değersiz bir hayat hikâyesiymiş hiç mahrem değilmiş gibi… Sümeyye istemeden sırları açığa çıkmışçasına sıkılıyordu.
Kararı okuyan adam için her şey normaldi. Beraberliklerini sonlandırdığı sıradan taşlarmış gibi hissizce alınan kararı açıklarken mahkeme salonları bir hüznü, bir ayrılığı daha yalıtıyordu duvarlarında. Birilerinin gözyaşını daha izole ediyordu mermer sütunlar. Sanık sandalyesinde oturan bir kadın daha dışarıya yapayalnız olarak çıkacaktı. Bir adam daha özgür?
Terk edilmiş olarak salondan çıkarken, daha önde ilerleyen Harun, kim olduğunu bilmediğini birisine telefonla malumat veriyordu. Kurtulduğunu, artık özgür olduğunu… Söylediği birkaç sözü duyması yetmişti.
Sümeyye endişeli ve yardımsever tokatlarla kendine gelirken ciğerlerini yakan kolonyaya yüzünü buruşturdu. Kısa süren baygınlığı Harun’u giderken yavaşlatmamıştı bile. Hiç tanımadığı insanlar tarafından ayıltılırken Harun küçük bir teselliyi bile çok görerek uzaklaşıyordu Sümeyye’den. Kalktı ve kendine baktı. İçine küçük bir kız çocuğu ile kocaman bir kadın karışımı dökülmüş kalıbının içinde eriyordu. Konuşacak bir şeyleri kalmamıştı zaten. Ve gidiyordu. Hayatının anlamı, günlerinin yorgunluğu, emeklerinin karşılığı… Çatlayan ellerinin nasırı, saçlarına düşen tek tük beyazlık… Ellerine dokunan ilk el… Bakışlarına değen ilk göz…
İnsanın sevdiği gidince mutluluk da onunla birlikte gider miydi? O günden sonra eksilmeye başladı Sümeyye. Hayaletli bir eve benzetti evini. Her adımında, ileriye bir yokluk ve ızdırap taşıdı. Bir daha hiç gülmeyeceğini, yabancılara karşı tanıdıksız kaldığını düşündü. Sanki dayanağı yoktu bundan sonra. Hayatına dul olarak devam edecekti. Ekmek alırken, çarşıya çıkarken, kıyafetlerinin rengini belirlerken herkes ve her şey hatırlatacaktı ona bu gerçeği.
Gitmek Harun’un payına düşünce, kalmak Sümeyye’nin hesabına yazılmıştı. Kırılıp dökülmek ise çocuklara…
Tek sillede yıktığı için yuvalarını, tek celsede bozduğu için ahitlerini, kanallarda dizileri, internette sayfaları suçlamak hiç kimsenin yüreğindeki ağırlığı hafifletmeyecekti. İşte bir sıcak yuva daha dağılmıştı.
Ne yüzdesini hesaplamak ne sudan sebeplerini araştırmak Sümeyye’lere, ne de Harun’lara fayda etmeyecekti…
Sebeplerin faillerinden biri olmak en büyük sorundu.
Hayat bir “seyr-ü suluk” daima bir yerden bir yere… Bir mertebeden diğerine, bir mevsimden başka bir mevsime, varlıktan yokluğa, yaşamdan ölüme. Gidenlerin işi kolay mıdır bilinmez? Ama giderlerken veya vardıklarında yeni bir heyecan ve adrenalinin içinde daha kolay oyalanırlar. Zor olan kalanların işidir. Özlemek, ağlamak, beklemek sadece onların çekeceği çiledir… Giden kararı verenin kendisi olmasından dolayı daha pişkin katlanır başına gelenlere. Kalan ise her zaman titrer korkuların ortasında. Özlemlerin yamacında.

Betül Şatır