Gelenek Ve Modernite Arasında Aile

Gelenek; sosyal tavır demektir bir bakıma. Uzun bir sürecin sonucudur. Bir toplumun ortaklaşa sahip olduğu değerlerden etkilene etkilene yerleşen, kişiliğini bulan davranışlar bütünüdür. Genel tesirli olmakla beraber özelde de kişinin kabullenme ve reddetmesine, duygularının yönlenmesine de tesir eder.

Gelenekler büyük ölçüde dînî tesirlidir. Bunun yanında coğrafya ve hayat şartlarının da tesiri yabana atılmamalıdır. Arapçada örf, gelenek anlamında bir kelime olup,  dînî kaynaklarımızda “örf”  önemli bir yerdedir. Örf, bir fıkıh terimi olarak karşımıza çıkar ve temel deliller arasındadır. Kur’an-ı Kerim’deki, “örf” kelimesinden türemiş olan ma’ruf terimini tanımlayan fıkıh âlimleri, “ Şeriatin men etmediği, aklın güzel gördüğü şeydir”  derler. Giyim-kuşam, yeme-yedirme, törenler, insanlar arası münasebetler, oturup-kalkma hatta yürümeye varıncaya kadar, her fert için farklılık arz eder ve toplumların aynası durumundadır gelenekler. Geleneklerde aile çok önemli bir yere sahiptir. “Ma’ruf üzere konuşmak ve ma’ruf üzere geçimini sağlamak” ailenin ilk iki ferdi arasındaki münasebeti düzenler. Sorumluluklar, haklar ve vazifeler haddi aşmamak kaydiyle ma’ruf üzeredir.

Müslüman toplumlarda bazı farklılıklar olmakla beraber her aile ferdine sorumluluklar yüklenmiştir. Ana-babalar, büyükanne-büyükbabalar, çocuklar, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler, yakın akrabalar, uzak akrabalar….kabile ve aşiretler. Fertler, ailenin en merkezinden başlamak üzere sorumludurlar. Derler ki “aile küçük bir millet”tir. Ailedeki uyum ve huzur, toplumdaki uyum ve huzurun nişanesidir. İdeal insan ve ideal toplumu hedefine almış olan İslam, âlemlere rahmet olan Peygamberin örnekliğinde saadet asrını tesis etmiştir. “Toplum içindeki bekârların evlendirilmesi, köle, cariye uygun olan kim varsa” yuva sahibi olmalarına yardımcı olunması emredilmiş, “fakir iseler evlenince Allah’ın lütfuyla zenginleşeceği” (Nur, 24/32) müjdelenmiştir. Büyüklere ya da toplumun söz sahibi kişilerine bu sorumluluk yüklenirken gençler için de evlilik, bizzat Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) tarafından hem emredilmiş hem de teşvik edilmiştir. Evliliğin sonucu övülesi bir durum olmuştur.

Aile içi her münasebet ibadet kapsamında değer bulmuş, “ana-babaya iyilik” birçok ayet-i kerimeyle Allah’ın bize vasiyeti olmuştur. Eşinin, ehlinin ihtiyacı için evinden çıkan kişiye “fî sebîlillah” sıfatı verilmiştir. Yüce Rabbimiz “yüzünüzü  doğuya batıya çevirmeniz(den ibaret) değildir iyilik, asıl iyilik Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitaba, nebilere imandan sonra, sevdiğiniz maldan akrabaya vermenizdir….” (Bakara, 2/177) buyurmaktadır.

Fıtrata uygun din olarak Müslüman Türk’ün aile yapısını ihtişama sürükleyen bu emirler, ona özünü bozmadan şekiller oluşturma fırsatı verdi. Ekonomik yapısına göre, büyük konaklarda birkaç nesil bir arada, küçük kulübelerde ama bağları koparmadan çekirdek aile, aynı mahallede bir sülale, bir avluda küçük evlerden oluşan aileler,  sokaklar inşa edildi. Birbirini gözeten, koruyan, açlığından, susuzluğundan haberdar olan, sırlarını saklayan, aile mahremiyeti diye bir olguya sıkı sıkıya bağlı olan toplumlar oluşturuldu. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat duyulan ailelerin yaşadığı evler kuruldu. Helal lokma, temiz nesil anlayışı yerleşti.

Bu çerçevede asırlarca dünyaya örneklik yapmışken, son yüzyılda maalesef dünyayı kıskacına almış olan modernite furyası Müslüman toplumları da olumsuz yönde etkilemektedir. Çağın getirdiği ve de bir takım hayat tarzının sonucu olarak, bilerek ya da bilmeyerek sürüklendiğimiz yanlışlıklardan kurtulmanın yolları da yok değildir. Maddeye bağlı hayat tarzı maneviyatı yok etme üzerine kuramlar geliştiriyor. Bunların başında da aile geliyor. Her ferdi sadece güçlü olma ve güçsüzleri kullanma güdüsüyle harekete geçiriyor modernite denilen olgu. Her fert diğerine rakip oluyor. Rekabet muhabbeti öldürüyor. Çünkü herkes aynı işte aynı başarıyı elde etmek için her şeyi mübah görüyor. Eşitlikçi anlayış, fiziksel farklılıkları yok sayıyor. Tek tipleştiren bir anlayışla, düğmeye basılmış gibi,  geçici pırıltılara koşan kısa ömürlü kelebekler gibi o yöne koşuyor. Hâlbuki “ben batanları sevmem” demeli ve kalıcı olana yönelmeli değil miyiz?

Sanayileşmenin peşinden, insanoğlunun icat ettiği malzemeleri kullanarak kulluğu kolaylaştırmak yerine malzemelerin peşinden makineleşen toplumlar oluşuyor. Yalnız insanlar, yaşlısı- genciyle etraflarında canlı cıvıltısına hasret yaşamaya çalışıyorlar. Mesafeler kısaldıkça insanlar birbirinden uzaklaşıyor. Batıda kedileri, köpekleriyle bir köşede ölüveren insanların sessiz çığlıklarını Müslüman toplumlar duymaya yanaşmıyor. Bilmiyorlar ki çare her zaman olduğu gibi yine İslam’da… Dayatılan ve süslenen hayat tarzının insanî olmaktan uzak, kendisine ihanet ettiğini bile bile bütün kurumlarıyla, çelişkiler yumağı halinde büyümeye devam ediyor.  Sonra da “benim de haklarım var” diye sokaklara dökülen, birbirine haklarını bağırarak anlatmaya çalışan aileler… İnsan hakkı, anne hakkı, kadın hakkı, çocuk hakkı, işçi hakkı, çalışan hakkı… Hayvan hakkı… Bir kargaşanın içinde çırpınıp duruyor.

Daha iyi yaşama adına ülkeler arası, şehirlerarası, şirketler arası seyahat ederken çocuğunu, işvereninden daha az gören analar… Anne sütü olmadığı için hazır mama ile beslenen çocuklar. Yemek yapmaya zamanı olmadığı için kazandığı parayla hazır yemek alan hanımlar. Bakıcılar, temizlikçiler elinde yabancılaşılan evler, aileler, anne- babalar…

Şimdi “çocuklarımızı en kârlı yatırım aracı olarak görmeli” ailemizi huzur ve güven kaynağı haline getirmeliyiz. “kadınlarımızı da eğitmeliyiz. Çünkü onları ihmal edersek dünyanın diğer yarısını ihmal etmiş oluruz.” Doğal beslenme uzmanları olmalı” “annelerimizin yaptığı o nefis tarhana çorbalarını, kurutulmuş meyveleri, hazır ve suni gıdaların, kakaolu, margarinli yiyeceklerin” yerine koymalıyız. “Güzel olan, faydalı olan atılıp, zararlı olanı almak akıl alacak bir şey midir?”

Büyüklerimizin hayat tecrübelerinden faydalanmalı, onların yaptığı hataları tekrarlamamalıyız. Gelenek ve modernite arasında sıkışıp kalan aile yapımızı yeniden irfana dayalı bir eğitimle aydınlığa çıkarmalıyız.

Emine Yalçınkaya