Gazali’de Kardeşlik ve Sohbet Hakları

Kardeşlik akdi iki şahsın arasındaki bağlantıdır. Tıpkı eşlerin arasındaki nikâh akdi gibi. Nikâh, yerine getirilmesi farz olan birtakım hakları gerektirir ki, bu hakları nikâhın hakkı olarak yerine getirmek mutlaka lazımdır. İşte kardeşlik akdi de böyledir. Bu bakımdan kardeşinin senin üzerinde malda, nefiste, dilde ve kalpte hakkı vardır. Onu affetmek, ona duada bulunmak, ona karşı samimi ve dürüst olmak, vefakâr bulunmak, kolaylık göstermek, tekellüf ve teklifi terk etmek vazifendir. Bunların tamamı sekiz haktır.

Birinci Hak

Birinci hak maldadır. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “İki kardeşin misali, iki elin misali gibidir: Biri diğerini yıkadığı gibi kendisini de yıkar.”
Hz. Peygamber, iki kardeşi el ile ayağa değil, iki ele benzetmiştir. Çünkü iki el, aynı hedef için yardımlaştıkları gibi kardeşler de yardımlaşırlar. Kardeşlikleri ancak aynı hedef için kardeşlik yaptıkları zaman tahakkuk eder.

Arkadaşlarla beraber malda tâkip edilen yol üç mertebeye ayrılır.
1. O mertebelerin en düşüğü arkadaşını kölen ve hizmetçin gibi görüp, malın fazla kısmından onun ihtiyacını gidermektir.
2. İkinci derece, onu kendi nefsinin yerine koymaktır.
3. Üçüncü derece ki derecelerin en yücesidir kardeşini kendi nefsine tercih etmen ve onun ihtiyacını kendi ihtiyacından önce görmendir.
Eğer sen kardeşin hakkında böyle davranamıyorsan, bil ki kardeşlik akdi sizin içinizde daha yapılmamıştır.

Bir zat, Ebu Hüreyre’nin huzuruna gelerek dedi ki:

  • – Ben Allah rızası için seninle kardeş olmak istiyorum.
  • Sen kardeşliğin hakkı nedir biliyor musun?
  • Bana bildirsene!
  • Kardeşliğin hakkı şudur: Sen dinar ve dirhemini benden daha önce kullanmamalısın!!.
  • Ben şimdilik bu mertebeye varmış değilim.
  • O halde benden uzaklaş!

İbn Ömer (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah’ın sahâbîlerinden bir zata bir koyun kellesi hediye edildi. O zat dedi ki: ‘Benim filân kardeşim benden daha muhtaçtır’. Kelleyi getireni ona gönderdi. O da başkasına göndermek suretiyle kelle dönüp dolaştı, yedi el değiştirdikten sonra yine eski zatın eline geçti. ”

Rivayet ediliyor ki, Mesruk b. Ecda ağır bir borcun altına girdi ve aynı zamanda kardeşi Hayseme’nin de borcu vardı. Ravi der ki: “Mesruk gidip Hayseme’nin haberi olmadığı halde onun borcunu ödedi. Hayseme de Mesruk’un haberi olmadığı halde onun borcunu ödedi.”
Yine Hz. Ali şöyle demiştir: “Bir avuç yemek yapıp Allah yolundaki kardeşlerimi çağırsam bence bir köleyi âzâd etmekten daha sevimlidir.”

Bütün bu zevât-ı kirâmın, kardeşini kendi nefsine tercih etmekteki çabaları şüphesiz ki, Hz. Peygambere uymalarından ileri gelmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bir ashabıyla beraber bir ağaçlığa girdiler. Hz. Peygamber o ağaçlıktan iki misvak kesti. Onların biri eğri, diğeri ise düzgün idi. Düzgün olanını ashabına uzattı. Ashabı “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen düzgün misvakı almaya daha lâyıksın.” Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Hiçbir arkadaş yoktur ki, günün bir saatinde bile birisiyle arkadaşlık yapsın da onun arkadaşlığından sorulmasın. Acaba o arkadaşlıkta Allah’ın hakkını yerine getirmiş midir, yoksa zayi mi etmiştir?” Rasûlullah bu hadîs-i şerîfleriyle işaret buyurmuştur ki, arkadaşı kendi nefsine tercih etmek, arkadaşlık açısından Allah’ın hakkını yerine getirmek demektir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Arkadaşlık yapan iki kişinin Allah nezdinde en sevimlisi arkadaşına en şefkatli davranandır.”

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Yâhut anahtarları ellerinizde bulunan evlerden, yahut dost larınızın evlerinden yemenizde bir güçlük yoktur.” (Nûr/61)

Bu ayette dost, insanın ailesi gibi sayılmıştır. Çünkü eskiden kardeş, evinin anahtarlarını Allah yolundaki kardeşine teslim eder ve istediği gibi kullanmasına müsaade ederdi. Buna rağmen din kardeşi, takvânın hükmüne sarılarak yemekten sakınırdı. Tâ ki Allah Teâlâ Nûr sûresinin 61. ayetini inzâl buyurup arkadaş ve dostların yemeklerinde rahat hareket edebileceklerine izin verinceye kadar.

İkinci Hak

Kardeşi istemeden önce kardeşinin ihtiyaçlarını yerine getirmek ve bizzat onlara koşmak suretiyle yardım etmektir. Onun ihtiyaçlarını özel ihtiyaçlarından önce görmektir. Nitekim mal ile yardım etmenin dereceleri olduğu gibi, hakkın da dereceleri vardır… O derecelerin en düşüğü kudreti olduğu ve kardeşi istediği anda onun ihtiyacına koşmaktır. Fakat yardım ederken güler yüzle, kendisine bu vazifeyi yükleyen arkadaşına minnettar olarak yardım etmelidir.

İbn Şübrime kardeşlerinden birisinin büyük bir ihtiyacını yerine getirdi. İhtiyacı yerine getirilen zat, kendisine bir hediye getirdi. Bunun üzerine İbn Şübrime sordu:
– Bu getirdiğin ne?
– Bana yaptığın iyiliğin karşılığı…
– Allah sana afiyet ihsan etsin! Malını al götür. Sen kardeşinden herhangi bir ihtiyacının yerine getirilmesini istediğin zaman o da, o ihtiyacını yerine getirmek için kendini yormazsa hemen abdest al ve o kardeşinin üzerinde dört tekbir getir ve onu ölmüş say! Düşmanlar hakkında hüküm bu ise dostlar hakkında nasıl olmalıdır? Seleften bazı kimseler arkadaşının aile efradının hâlini, arkadaşının ölümünden kırk sene sonraya kadar sorar, onların ihtiyaçlarını yerine getirir, her gün onlara gider, onların ihtiyacını verirdi. Kişi kendi nefsine şefkat ettiği gibi, kardeşine şefkat etmezse, onun şefkatinde hayır yoktur. Meymun b. Mihran şöyle demiştir: “Dostluğu sana fayda vermeyenin düşmanlığı da sana zarar vermez.”

Hasan Basrî şöyle derdi: “Allah yolundaki kardeşini teşyi eden bir kimseyi, Allah Teâlâ kıyamet gününde arşının altında meleklerin refakatinde teşyi ettirir.”
Eserde vârid olmuştur. Allah yolundaki bir kardeşiyle bir araya gelmeyi arzu ederek ziyaret eden bir kimseyi bir melek arkasından şöyle çağırır: “Güzel oldun! Yani attığın adımlar hayırlıdır ve cennet de sana güzelleştirildi.”

Ata b. Ebi Rebah şöyle demiştir: “Üç günden sonra kardeşlerinizi arayınız. Eğer hasta iseler ziyaret ediniz. Eğer meşgul iseler yardımda bulununuz. Eğer unutmuşlarsa onlara hatırlatınız.”

Rivayet ediliyor ki, İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamberin huzurunda iken durmadan sağına soluna bakıyordu. Rasûlullah, dikkatini çeken bu durumu İbn Ömer’e sordu, İbn Ömer: “Yâ Rasûlallah! Ben bir kişiyi seviyorum. Onu arıyor, fakat bulamıyorum.” diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a) buna karşılık olarak şöyle buyurdu: “Sen bir kimseyi sevdiğin zaman, ismini, babasının adını ve evini sor! Bunları bildiğin takdirde, eğer hastaysa ziyaret, meşgulse kendisine yardım edersin.”

Diğer bir rivayette: “Onun dedesinin ismini, mensup olduğu soy ve sopunu sor!” ibaresi vardır. Şa’bî, birisinin yanına oturup sonra “Ben onun yüzünü tanıyor, fakat ismini tanımıyorum” diyen bir kimse hakkında “O ahmakların tanımasıdır.” dedi.

Üçüncü Hak

Bazen susan, bazen de konuşan dildir. Sükuta gelince… Kardeşinin bulunmadığı bir yerde onun ayıplarını söylemeyip susmaktır. Hatta kardeşinin konuştuklarını reddetmek hususunda da susmalı, duymamış gibi davranmalı, onunla mücadele ve münakaşa etmemeli, onun hâllerini araştırmaktan kaçınmalıdır. Onu bir yolda veya herhangi bir ihtiyacın peşinde koşarken gördüğü zaman o konuşmadan önce onun gayesini, geldiği yeri ve gideceği yeri sormamalıdır. Çünkü çok zaman bunları belirtmek ona ağır gelir veya yalan söylemek mecburiyetinde kalabilir. Arkadaşının kendisine söylediği sırlarını saklamalı, hiçbir zaman onları başkasına aktarmamalıdır. Hatta en yakın arkadaşlarına bile… Arkadaşından ayrıldıktan sonra bile, onun arkadaşlık zamanına ait sırlarından bir şeyi açıklamamalıdır. Çünkü böyle yapmak tabiatın ve vicdanın kötülüğünden ileri gelir. Arkadaşının arkadaşlarını, aile efradını ve çocuklarını tenkit etmekten de çekinmelidir. Başkasının arkadaşını da tenkit etmemeli, hikâye etmemelidir. Çünkü başkasının küfrünü sana nakleden, sana küfretmiş olur.

Nitekim Enes (r.a) “Hz. Peygamber hiçbir kimseye, hoşuna gitmeyecek bir sözü yüzüne vurmazdı.” der. Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: “Muhakkak ki Allah Teâlâ mü’min için mü’minin kanını, malını, namusunu ve onun hakkında kötü zanlarda bulunmayı haram kılmıştır.”

Kötü zandan sakınınız. Çünkü kötü zan, konuşmanın en yalanıdır!
Kötü zan, insanı merak ve araştırmaya sevk eder. Oysa Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Tehassüs ve tecessüs etmeyin. Aranızdaki bağları koparmayın. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz.” Tecessüs, başkasının hakkındaki haberleri merak etmek ve araştırmak demektir. Tehassüs ise, onu göz hapsinde tutmak demektir.

Hukemadan biri şöyle demiştir: “Dört durumda sana karşı değişen bir kimse ile arkadaşlık yapma!

a) Öfkeli iken
b) Razı iken
c) İstekli iken
d) Hevasına uyduğu anda…”

Başka biri şöyle demiştir: “Arkadaşından bir mal istediğin zaman, o da sana ‘Ne yapacaksın?’ diye sorarsa o, arkadaşlık hakkını terk etmiş olur.” Arkadaşlığının devamı ve payidar olması, ancak sözde, fiilde ve şefkatte uygun hareket etmeye bağlıdır. Nitekim Ebu Osman Hıyfî şöyle demiştir: “Arkadaşlara uymak onlara şefkat göstermekten daha hayırlıdır.” Ebu Osman’ın bu sözü doğrudur.

Dördüncü Hak

Dilin hakkıdır. Çünkü arkadaşlık kötü şeyleri söylememeyi gerektirdiği gibi, güzel şeylerin söylenmesini de gerektirir. Güzel şeyler söylemek arkadaşlığın daha da güzel olmasını sağlar. Çünkü susmak kabir ehline arkadaş olmaktır. Arkadaşlar kendilerinden istifade edilsin diye edinilir. Yoksa onların eziyetlerinden kurtulmak için değil. Bu bakımdan kişiye düşen vazife diliyle arkadaşına kendisini sevdirmek, sorması gerektiği ve arkadaşının kendisince sevilen ahvalini araştırıp sormaktır. Meselâ; arkadaşında olan bir sıkıntı ile ve sağlığıyla ilgilenmek gibi. Arkadaşının hoşlanmadığı bütün durumlarını lisan ve fiilleriyle arkadaşına belirtmesi gerekir. Arkadaşının hoşuna giden bütün hâllerini diliyle belirtip onlardan hoşnut olduğunu bildirmesi lâzımdır. Bu bakımdan arkadaşlığın mânâsı kolaylıkta ve zorlukta, sıkıntıda ve genişlikte bütün durumları paylaşmak demektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Sizden herhangi biriniz arkadaşını sevdiği zaman ona ‘Seni Allah rızası için seviyorum diye’ haber versin.”

Sevginin açıklanması, sevgiyi artırdığı için Hz. Peygamber böyle bir sevgiyi haber vermeyi emretmiştir.
Bunun için Hz. Peygamber sevgi hususunda yol göstererek şöyle demiştir: “Birbirinize hediye veriniz ve (dolayısıyla) birbirinizi seviniz.”
Arkadaşını gerek hazır olduğu ve gerekse olmadığı zamanlarda en güzel isimleriyle çağırmak da, arkadaşlığın gereklerindendir. Nitekim Hz. Ömer şöyle demiştir: “Üç haslet vardır. Bu üç haslet arkadaşının sevgisini sana karşı kesinlikle ortaya çıkarır:
1. Karşılaştığında önce ona selâm vermek.
2. Oturduğun yere geldiğinde ona yer açmak.
3. Sevdiği isimlerle onu çağırmak.”

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Mü’min, mü’minin aynasıdır.”

Beşinci Hak

Beşinci hak, arkadaşının sürçmelerini ve kusurlarını affetmektir. Destur yoldan sapması, ya bir günah işlemek suretiyle dinî hususlarda olacaktır veya kardeşlik hususunda kusur yapmak suretiyle arkadaşı hakkında olacaktır. Günah işlemek ve günahta ısrar etmek suretiyle dinde yapmış olduğu sapıklığa gelince, onun kusurunu düzeltecek şekilde münasip bir dille nasihat etmen gerektir. Onun dağınık ve perişan hâlini ıslah etmeye çalışman lâzımdır. Eğer sen buna güç yetiremezsen, o da yaptığında ısrar ederse, bilmiş ol ki, ashab-ı kirâm ve tâbiinin böyle bir kimsenin arkadaşlığının devam ettirilip ettirilmemesi hususunda değişik görüşleri vardır. Ebu Zer Gıfârî böyle bir kimsenin arkadaşlığının kesilmesine taraftardır.

Nitekim “Kardeşin eski durumunu muhafaza etmediği zaman, onu sevdiğin noktadan hareket ederek bu takdirde ona buğzet.” demiştir. Gıfârî’nin görüşü, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek nev’ine girer. Ebu Derdâ ve diğer bir grup sahabîye göre bunun tam aksi makbûldür. Hatta Ebu Derdâ diyor ki: “Arkadaşın bozulduğu ve eski durumunu terk ettiği zaman sakın bunun için onu terk etme. Çünkü arkadaşın bir defa yanılırsa başka bir defa da isabet etmesi mümkündür.”

Selef-i sâlihînden arkadaş olan iki kişiden şöyle hikâye edilir: Onların birine, istikametten şaşmış arkadaşı hakkında denildi ki: “İstikametten sapan bu kimsenin arkadaşlığını artık kesip onu terk etmeyecek misin?” O şu cevabı verdi: “O, şu anda her zamankinden daha fazla, bana muhtaçtır. Çünkü şu anda günahın içine düşmüş bulunuyor. Onun elinden tutup ince ve hikemâne bir şekilde kendisine nasihatta bulunmak ve eski durumuna gelmesi için dua etmek hususunda her zamankinden daha fazla bana ihtiyacı vardır.”
Hasan Basrî şöyle derdi: “Nice kardeşlerim vardır ki, onları annem doğurmamıştır.”
Bunun için denilmiş ki: “Yakınlık sevgiye muhtaçtır. Sevgi ise, yakınlığa muhtaç değildir.”
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kullarının en şerlileri kovuculuk yapanlar ve dostların arasını bozanlardır.”

Ahmed b. Kays şöyle demiştir: “Dostluğun hakkı üç şeyi sineye çekmektir:
1- Öfke anındaki zulmünü
2- Nazlanmayı
3- Sürç-i lisanın zulmünü”

Hz. Peygamber, “Mü’min kızmaz.” dememiştir. Allah Teâlâ: “Öfkelerini yutarlar.” (Âl-i İmrân/134) buyurmuştur. Allah Teâlâ, mü’minler öfkesizdir, dememiştir. Çünkü tabii olarak insanın yaralanıp elem duymaması mümkün değildir. Aksine insanoğlu elem duymasına rağmen ona karşı sabır gösterip, bir dereceye kadar tahammül edebilir. Nasıl yaradan elem duymak, bedenin tabiatı ise, öfkenin sebeplerinden elem duymak da kalbin tabiatındandır. Bunu kalpten söküp atmak mümkün değildir. Ancak iman sayesinde onu kontrol altına almak, yutmak ve onun tersine hareket etmek mümkündür. Adil Halife Hz. Ömer de şöyle demiştir: “Senin sevgin sana yük, buğzun da telef olmasın.”

Altıncı Hak

Gerek hayatında ve gerekse ölümünden sonra arkadaşa, aile efradına ve kendisiyle yakın ve uzak ilgisi olan kimselere dua etmektir. Bu bakımdan sen, kendi nefsine dua ettiğin gibi arkadaşına da dua etmelisin. Arkadaşın ile kendin arasında bir ayrılık gözetmemelisin. Çünkü ona yapmış olduğun dua hakikatte senin nefsinedir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kişi yanında olmayan arkadaşına dua etiği zaman melek kendisine “Sana da onun benzeri olsun.” der.

Kişinin arkadaşına gıyabında yaptığı dua geri çevrilip reddedilmez.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ölünün kabrindeki misali, boğulmakta olan bir kimsenin misâline benzer. O her şeye sarılır. Oğlundan veya babasından veya kardeşinden veyahut herhangi bir yakınından gelecek bir duayı bekler. Muhakkak ki, ölülerin kabirlerine dirilerin dualarından, dağlar gibi nûr huzmeleri gider.”

Yedinci Hak

Yedinci hak, vefâkarlık ve ihlâstır. Vefânın mânâsı ölüme kadar sevgiye devam edip üzerinde sebat etmektir. Ölümden sonra da dostunun evlât ve dostlarına sevgiyi devam ettirmektir. Zira sevgi ancak ahiret için istenir. Eğer ölümden önce sevgi kesilirse, o sevgiden elde edilen amel boşa gider. O yapılan gayret boşa gider. Bunun için Allah’ın Rasûlü (s.a) Allah tarafından kıyamet gününde arşın gölgesine alınan yedi sınıfın arasında birbirini sevenlerin hâlini şu şekilde ifade etmiştir: “İki kişi ki Allah yolunda sevişirler, o sevgi üzerinde toplanır ve o sevgi üzerinde ayrılırlar.”

Seleften biri şöyle demiştir: “Ölümden sonra gösterilen az vefakârlık hayatta iken gösterilen çok vefakârlıktan daha hayırlıdır.” Bunun için rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) huzuruna gelen ihtiyar bir kadına ikramda bulundu. Rasûlullah’a “Neden bu kadına bu kadar ikram ediyorsun?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Bu kadın Hatice zamanında bize gelip giderdi. Ahde vefa dindendir.”

Bişr el-Hafî derdi ki: “Kul Allah’ın taat ve ibadetinde kusur gösterdiği zaman ona ceza olarak Allah Teâlâ dostlarını kendisinden soğutur.”
Bunun hikmeti şudur: Arkadaşlar insanın kalplerine ve üzüntülerine teselli olur ve dinine yardım ederler.

Bir adam hakîm bir zata dedi ki:
– Senin sevgi ve muhabbetini istemek için geldim.
– Eğer üç şey verirsen onu sana veririm.
-Onlar nelerdir?
– Benim aleyhimde söyleneni dinlemeyeceksin, hiçbir işte bana muhalefet etmeyeceksin, körü körüne beni çiğnemeyeceksin veya beni herhangi bir rüşvet karşılığında satmayacaksın.

Dostunun düşmanına dost olmamak da fedakârlıktandır. Nitekim İmam Şâfiî şöyle demiştir: “Ne zaman ki dostun düşmanına itaat ederse bil ki, ikisi ortaklaşa senin düşmanlığını gütmektedirler.”

Sekizinci Hak

Kardeşine yük olmamalı, gereksiz tekliflerde bulunmamalıdır. Kardeşine ağır geleni teklif etmemeli, aksine ihtiyaçlarını ona belli etmemeli, mümkün olduğu kadar gizlemelidir. Ondan mal ve mevkî hususunda yardım istememelidir. Gereksiz tevazû, hürmet, hizmet gibi şeylerle ona sıkıntı vermemeli, sevgisi sadece Allah için ol malıdır. Onun duasından faydalanmak, onunla yakınlaşmak, din hususunda yardım istemek için dost olmalıdır. Onun hak ve hukukuna riayet etmek suretiyle onun birtakım ihtiyaçlarını giderirken Allah’a yakınlaşmayı kastetmelidir. Seleften biri şöyle demiştir: “Kim arkadaşlarından, onların almadığını veya istemediğini alır veya isterse onlara zulmetmiş olur ve kim arkadaşlarının kendisinden aldıklarının benzerini alırsa bu kimse de onları yormuş demektir. Onlar kendisinden aldıkları halde onlardan bir şey almazsa bu takdirde onlara ihsanda bulunmuş olur.”

Hükemadan biri şöyle demiştir: “Kim nefsini, arkadaşlarının yanında kıymetinin üstünde tutarsa, hem kendisi, hem de arkadaşları günahkâr olur. Kim nefsini tam kıymetinde tutarsa hem kendisini, hem de arkadaşlarını yormuş olur. Eğer nefsini kıymetinin altında tutarsa hem kendisi, hem de arkadaşları felâket ten emin kalırlar.”
Arkadaşlıktaki yük olmamanın tamamı ancak teklif sergisini tamamen ortadan dürüp kaldırmakla olur ki kendi nefsinden utanmadığı konularda arkadaşından da utanmasın.
Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: “İki kişi Allah için arkadaş oldukları zaman biri diğerinden çekinirse muhakkak bu birisinde olan bir illetten ileri gelir.”

Hz. Ali şöyle demiştir: “Dostların en şerlisi, senin için külfetlere katlanan ve seni özür dilemeye mecbur bırakandır!”
Seleften biri de “Dünya ehli ile olduğun zaman zahirî edepten ayrılma! Ahiret ehliyle beraber olduğunda ilimden ayrılma. Ariflerle beraber olduğunda ise istediğin şekilde davran.” demiştir.

İnsanlar üç sınıftır:
a) Sohbetinden faydalandığın insan.
b) Kendisine faydan dokunup, ondan zarar görmediğin insan.
c) Kendisine faydan dokunmadığı gibi, ondan zarar gördüğün insan. Bu ahmak veya ahlâksız bir kimsedir, işte esas sakınman gereken bu üçüncü şahıstır. İkinci şahıstan ise, sakınmaya gerek yok. Çünkü ahirette ondan faydalanırsın.

Arkadaşlığın alâmetlerinden biri de, nâfile ibadetlerde ona zorluk çıkarmamaktır. Dört şeyde eşitliğe riayet etmek şartıyla arkadaşlık yapmalıdır.
1. Eğer onlardan biri gündüzleri devamlı yeyip içse bile arkadaşı ona “Oruç tut” dememelidir.
2. Eğer bütün sene oruç tutarsa, arkadaşı kendisine “ Orucunu ye” dememelidir.
3. Eğer bütün gece uyursa, arkadaşı kendisine “Kalk” dememelidir.
4. Eğer bütün gece, sabahlara kadar namaz kılarsa, arkadaşı kendisine “uyu” dememelidir.
Bunlardan ötürü onun durumu arkadaşının yanında ne artmalı ne de eksilmelidir. Çünkü durumların tefavut göstermesi, tabiatı riyakârlığa ve çekingenliğe sürükler.
Denilmiş ki, külfeti terkeden bir kimsenin muhabbeti devam eder. Külfeti az olan bir kimsenin sevgisi devam eder. Ashab-ı kirâmdan biri şöyle demiştir: “Muhakkak ki, Allah Teâlâ zorluk gösterenlere lânet etmiştir!”

Nitekim Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Ben ve ümmetimin muttakîleri zorluk çıkarmaktan uzağız.”
Biri de şöyle demiştir: “Kişi arkadaşının evinde dört şeyi yaparsa aralarında ünsiyet tamam olmuş demektir:
a. Arkadaşının evinde yemek yerse
b. Onun helasına girerse
c. Arkadaşının evinde namaz kılarsa
d. Arkadaşının evinde uyursa… ”

Bu söz, meşayihten birine söylendiği zaman dedi ki: “Beşinci bir şart daha vardır. O da şudur: (Eğer) helâliyle beraber kardeşinin evine gidecekse orada guslü gerektiren harekette dahi çekinmeden bulunabilmelidir. Çünkü ev, esasında bu sayılan beş şey hususunda kolaylık olsun diye edinilir. Kişi bunları yaptığı takdirde arkadaşının evini kendi evi olarak görüyor demektir. Çünkü ev, bunları yapabilmek için inşâ edilir. Eğer böyle olmazsa, ibadet için mescitler daha müsaittir. Bu bakımdan kişi, arkadaşının evinde bu saydığımız beş şeyi yaptığı takdirde arkadaşlık tam mânâsıyla güçlenir. Çekingenlik ortadan kalkar. Karşılıklı sevgi tamamlanır.

Buraya kadar zikrettiğimiz vasıflar, sohbet ve arkadaşlığın haklarını toplayan vasıflardır. Biz bir defasında bu hususları mufassal olarak beyân etmiştik. Bu vasıflar ancak arkadaşlar için nefsine zarar vermek, nefsin için arkadaşlara zarar vermemekle tamam olabilir. Nefsini onlara hizmetçi yaparak kemâle erdirebilirsin. Bu bakımdan bunun tamamlanması için bütün azalarınla onların hak ve hukuklarına riayet etmen gerekir.

Göz

Göze gelince, onlara muhabbetle bakmalı, böyle baktığını onlara sezdirmelisin, onların güzelliklerini görüp, kusurlarına gözlerini kapamalısın. Onlar seninle konuştukları zaman gözünü onlardan kaydırmaman ve onları itibâra alman gerekir.
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a) huzurunda oturan herkese teveccüh eder, yüzüne bakma fırsatı verirdi. Rasûlullah’ı dinleyen herkes zannederdi ki, Rasûlullah’ın nezdinde ondan daha faziletli bir kimse yoktur. Rasûlullah’ın meclisi; tevazu, hayâ ve emniyet meclisiydi. Rasûlullah arkadaşlarının yüzüne gülüp tebessüm etmek bakımından, arkadaşlarının konuştuklarını dinlemek ve onları benimsemek yönünden insanların en üstünü idi.

Kulak

Kulağa gelince, arkadaşının konuşmasına kulak verip onun sözlerinden tat alıp tasdik ederek konuşmasından hoşlandığını göstermelisin. Arkadaşının konuşmasını mücadele, münâzaa, müdâhale ve itiraz etmek sûretiyle kesmemelisin. Eğer konuştukları esnada senin âcil bir işin çıkarsa onlardan özür dileyerek konuşmalarını kesebilirsin. Onların hoş görmediklerini dinlemekten kulağını tıkamazsın!

Dil

Dile gelince… Dilin vazifelerinden biri arkadaşlarına yüksek sesle konuşmamak, arkadaşlarının anlayamayacağı şekilde onlara hitap etmemektir.

Eller

Ellerin vazifesine gelince, arkadaşlarına elle yapılacak yardımlardan geri durmamaktır.

Ayaklar

Ayaklara gelince, arkadaşlarının arkasında tâbi olan bir kimsenin yürüyüşü ile yürümeli, hiçbir zaman efendinin yürüyüşü gibi yürümemelidir. Arkadaşlar kendisini ne kadar öne geçirirlerse, o kadar öne geçmeli, kendisini ne kadar yaklaştırırlarsa, o kadar yaklaşmalı, arkadaşları geldiğinde ayağa kalkmalı, ancak onlar oturduğu zaman oturmalıdır. Oturduğu yerde mütevazı bir şekilde oturmalıdır.

Arkadaşlık ilerlediği zaman bu hakların bir kısmı hafifler. Arkadaşın önünde ayağa kalkmak, arkadaştan özür dilemek ve arkadaşını övmek gibi… Çünkü bütün bunlar sohbetin haklarındandır. Bunlarda bir nevi yabancılık ve külfet vardır. Arkadaşlık tam yerleştiği zaman külfet tamamen ortadan kalkar. Sanki yalnızmış gibi olur. Çünkü bu zahirî edepler, bâtın edeplerin ve kalbin saf ve temiz olmasının başlangıcıdır. Ne zaman ki, kalpler saflığa kavuşursa, artık bunlara ihtiyaç kalmaz. Gözü insanlarda olan bir kimse bazen eğri, bazen de doğru hareket eder. Fakat gözü Allah’a bakan bir kimse, zahir ve bâtında istikametten ayrılmaz. İç âlemini Allah’ın sevgisi ve ondan ötürü kullarının sevgisiyle bezer. Zahirini de Allah için ibadet, halk için hizmetle süslendirir. Böyle yapmak, Allah için yapılan hizmet nevilerinin en güzelidir. Zira bunlara ancak güzel ahlâk ile yetişilebilir. Kişi güzel ahlâkıyla gece ibadet, gündüz oruç tutan ve daha fazlasını yapan bir kimsenin derecesine yükselir.