Fıtır Ve Sadaka Taşları

unnamed

Dünya değerleri arasında kıymetsiz bir küçücük adımı, mesafelerce kurbiyyet ile ödüllendiren, cahillere hilimle davranan, her hali hatta taati bile hatadan müteşekkil kullarını dahi ilhamlarıyla şad eden, hüküm ve hikmet sahibi Allah’a hamd olsun.

Ramazan ayında ve bayramında varlıklı müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem tutulamayan oruçlarının borcunu ödemiş, hem de sevap kazanmış olurlar. Fitre vermek, normal sadakadan farklı olarak Ramazan ayına mahsustur ve orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur. Fitre aynı zamanda bir ay boyunca açlık imtihanına tabi tutulan Müslümanların her zaman aç ve yoksul olan kişilere “halden anlayan” bir kimsenin verişi gibi bir verme talimidir.

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı malı (80.18 gr. altın) veya onun değerinde parası olan Müslümanın fıtır sadakası vermesi vacipdir. Buna kısaca “Fitre” denilir.

Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir ama Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dini ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi dini bir görevdir.

Bir sadaka çeşidi olan fıtır dahil bütün yardımlaşma biçimlerine Osmanlı kültüründe de önem verilmiş, sadaka sosyal dengenin en önemli unsuru olarak görülmüştür. Sadaka, sürekli olarak uygulanabilen bir fiil olması sebebiyle yardıma ihtiyacı olan kimselerin devamlı surette gözetilmesini, açlığın, muhtaçlığın ve ondan doğacak hırsızlık, isyan gibi kötülüklerin önlenmesini ve böylece toplumsal bir huzur ortamının oluşmasını temin eden bir ibadet olarak kabul edilmiştir. Sadakanın riyaya düşmeden ve verilen kişiyi incitmeden verilmesi gerekliliğinin şehir kültüründeki yansıması sadaka taşlarıyla görülmektedir.

Eski İstanbul’da yardımların en göze batmayanı ‘‘sadaka taşları’’ kullanarak yapılırdı. Bu taşlar bir buçuk-iki metre yüksekliğinde mermerden olurdu. Üst kısımlarının ortasına çanağa benzer bir oyuk açılır, sadaka verenler parayı buraya bırakırlardı. İki metrelik taşların yanında, tepesine rahatça ulaşılabilmesi için birkaç basamak yapıldığı da olurdu.

İhtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir ama bırakılan meblağın tamamını değil, ihtiyaçları olduğu kadarını alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir taşa tam bir hafta boyunca kimsenin gelmediğini yazmıştı.

“zekat taşı”, “zekat kuyusu”, dilenci mihrabı”, “hacet taşı”, “ihtiyaçgâh”, “fıkara taşı”, “hayrat deliği” gibi isimlerle de anılmakta olan bu taşların, genellikle, cami, tekke, medrese avluları, çeşme başları, üç beş semtin birleştiği köşelere, fakir, muhtaç, hasta insanların barındığı yapıların önlerine (Üsküdar’daki Miskinler Tekkesi gibi) dikildiği görülmektedir. Bunların dışında cellat mezarlıklarına da sadaka taşlarının dikildiği bilinir. Cellâtlar can almaları nedeniyle Osmanlı’da dışlanmış bir grubu oluşturmuşlardır. Bu sebeple genellikle yerleşim yerinden uzak mezarlıklarda, isimleri yazılmadan sadece mezar başlarında bir taş konularak defnedilmişlerdir. Belirli zamanlarda mezarlıkları ziyaret eden kişiler, cellât mezarlığı kenarına konan sadaka taşlarına para bırakarak cellâtların ailelerinin geçinebilmesi için sadakalarını buralara bırakmışlardır.

Dedelerimizin Ramazan ayına mahsus bir hayır faaliyetini daha belirtelim ki adına “Zİmem Defteri” ödemeleri diyebiliriz.

Hali vakti yerinde olanlar kılık-kıyafet değiştirerek hiç tanımadıkları mıntıkalara gidip, bakkalın, manavın tenha zamanlarını seçerek:

– “Zimen defteriniz var mı?” diye sorarlardı,

“Zimen defteri”, o esnaftan borcunu yani veresiye mal alan mahalle sakinlerine ait hesap defteri, yani “Borçlu ile borcunun miktarı yazılı olan defter”  demektir.

Esnaf bu defteri çıkarınca, gelen şöyle derdi:

-“Lütfen baştan, sondan ve ortadan şu kadar sayfanın yekûnunu yapınız.”

Esnaf da bu kadar sayfanın toplamını hesaplar ve gelen de kesesini çıkartarak öder,

-“Silin borçlarını, Allah kabul etsin” diyerek çeker giderdi.

Böylelikle, borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu, borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmez, hiçbir maddi çıkar gözetmeksizin, sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve ihtiyacı olanın sıkıntısını gidermek amacıyla; karşılıksız, riyasız, gösterişsiz olarak verdiklerini unutur ve bu şuurla verebilmenin de bir mazhariyet, Allah’ın bir lütfü olduğunu bilerek buna şükrederlerdi.

Serpil Özcan