Fedakârlığın Üç Evresi

“İhlâsın da incelikleri vardır. İhlâslı olmak kolay değildir. İnsan “İhlâslıyım.” dediği zaman bile kendisinin farkına varmadığı birtakım ince, kötü, ters duyguların içinde olabilir.”

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan

İnsanın bir amaç ya da kişi uğruna sahip olduklarından ya da çıkarlarından vazgeçmesidir fedakârlık.

Tekâmülün ilk evresinde insan, fedakârlıktan uzaktır. Sadece kendini düşünür. Bütün dünya onun hizmetindeymiş gibi algılar. Bu, çocukluk sürecinde yaşanan bir durumdur ve insanlar yaşları ilerledikçe diğer insanları da düşünebilmeyi öğrenirler. Kimi insanlar da ölünceye dek o ilk evrede kalırlar ne yazık ki. Fedakârlığın nasıl güzel bir duygu olduğunu öğrenemeden giderler bu dünyadan.

İkinci evrede insanlar fedakârlığı keşfederler. Kendilerine ait zaman, fırsat, mekan ve mallardan diğerlerine vermeye başlarlar. Çocuk, arkadaşına oyuncaklarından birini hediye eder örneğin. En sevdiği yemekten sofrada az kalmış bile olsa kardeşiyle paylaşır. Önce, fazla olanı vermeyi öğrenir. Sonra da ihtiyaç duyduğunu bile başkasına vermeyi öğrenir ki, işte bu fedakârlıktır. Yolda gördüğü gariban bir çocuğa en sevdiği oyuncağını götürüp verir. Ailesi  ya da çevresi, eğer çocuğa bunu öğrettiyse başkalarına öncelik tanımayı bilir çocuk. Yetişkin olduğunda da bu huyu devam eder. Ancak burada bir sorun devreye girer. Kendisi herkese fedakârlık yaptığı için herkesin de kendisine fedakârlık yapmasını bekler. Fakat insanların çoğunda bunu göremez ve sonunda farkında olmasa bile içten içe kullanıldığını düşünmeye başlar. Kendisi fedakârlığı iyi niyetle yaptığını düşünse de aslında arka planda sevilme, kabul görme, takdir alma gibi amaçları vardır. Fedakârlığının karşılığını beklemektedir. Eğer bir süre daha yaptıklarının karşılığını alamazsa bu kez koyu bir öfke duygusu ortaya çıkar. Yavaş yavaş muhatabına -bu eşi, evladı, arkadaşı hatta anne babası bile olsa- sitem etmeye, yaptıklarının karşılığını alamadığı için sızlanmaya başlar. Muhatabı da kıymet bilmez, çünkü fedakârlıkların doğal ve kolay bir süreç içinde yapıldığını sanır; kendisine ikram edilen elmas bile olsa bedavaya elde ettiğinden değerini anlamaz.

İnsanlar bu evredeyken bazen de kantarın topuzunu iyice kaçırır, ihtiyaç olmayan işleri de fedakârlık adına yaparlar. Diğerinin sorumluluğunu omuzlarına alırlar. Böylece diğer taraf; eş, evlat, arkadaş, akraba, her kim olursa olsun; sorumlulukları omzundan alındıkça tembelleşir. Bir taraf aşırı yorulurken diğer taraf aşırı rahatlar. Bu durumun her iki taraf için ağır bedelleri olur.

Kimi insanlar da ömürlerinin sonuna dek bu ikinci evrede kalırlar. Fedakârlık yapan ve fakat takdir göremeyen, arzu ettiği sevilmeye bir türlü kavuşamayan bir kısırdöngünün içinde boğulurlar. Başkalarını aydınlatsalar da mum gibi erirler, kendilerine faydaları olmaz. Yaşam amaçlarını gerçekleştiremeden ölürler.

Üçüncü evrede ise fedakârlık ihlasla yapılır. Yalnız ve ancak Allah için. Bu ihlasa kavuşabilmiş olan bahtiyarlar, iyiliği çoğunlukla gizli yaparlar. İyilik yaptıkları kişinin ya da bir başkasının bu iyilikten haberi olmaz. Yaptıklarının karşılığını; sevgiyi, övgüyü, takdiri Allah’tan beklerler. Bu evreye ulaşmak zordur. Hadislerde, arkadaşının gıyabında yapılan duanın daha makbul olduğu anlatılır. Duanın bile gizli olması, karşı tarafa “Haydi bakalım, ben sana dua ediyorum, sen de bana dua et.” diye inceden bir duygusal baskı yapmaması kıymetlidir.

Bazı iyilikler de vardır ki, muhatabından gizli yapılamaz. Mesela bir hastaya bakmak gibi. Eğer kişi hastaya bizzat bakacaksa bu iyiliği saklayamaz. Böyle bir durumda, ihlasla fedakârlık yapan, iyilik yapılanı iyiliğiyle ezmez. Davranış ve tutumlarıyla bu samimiyet ve ihlası hissettirir. Hasta, yapılanın kıymetini bilmese bile buna üzülmez.

İnsan bazen bu evreye ulaştığını sanır. “Ben hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum bu iyiliği der.” Ancak günün birinde iç âleminde fark edemediği o kabul görme ve sevilme arzusu ile yüzleşir. Tıpkı riya duygusunun anlaşılmasının zorluğu gibi fedakârlıkta da ne kadar ihlaslı olunabildiğini fark etmek zordur. Bu nedenle insan iyilik yaparken niyeti güzel bile olsa ihlasını tartmalı, kalbini sık sık gözden geçirmeli. “Ben bu iyiliği kimin için, hangi amaçla yapıyorum? Karşılığını kimden bekliyorum? Bu iyiliği gizli yapmam mümkün mü? Gerçekten iyilik mi yapıyorum yoksa başkasına ait bir sorumluluğu omzuma alıp diğer insanların tembelleşmesine mi sebep oluyorum?” diye şuurlu, ihlaslı bir hareket içinde olmalı. Böylece hadislerde belirtilen “az bile olsa ihlasla yapılan amel”in insanı erdirdiği kurtuluşa kavuşabilir. Rabbim hepimize, her niyetimizde ve davranışımızda ihlas nasip eylesin.

Nefise Atçakarlar