Farkındalık Kültürü Oluşturmada Algıda Seçicilik

Sorunlarla dolu zaman ve mekânlarda, yüzyıllardır hem bireysel hem de toplumsal olarak çözüm bulamadığımız veya maksatlı olarak buldurulmadığımız problemlerle birlikte yaşıyoruz. İnsanın kendini tanıma çabası modernizmle birlikte sanırım daha kötüye gidiyor. Çağdaş aletler ve baş döndürücü teknoloji bu yolda yardımcı olacağı yerde insanı farkında olmadan varoluş amacından uzaklaştırmıyor mu? Bunun bir genelleme yanılgısı olma ihtimali yüksek olmasına rağmen toplumsal vakaların analizi sonucunda haklılık payı olduğu da ortaya çıkmıyor değil.

Çağlar ötesinden gelen mesajlar hakikati bugünlere taşıyor ve yalın gerçekleri yarınlara da taşıyacağı muhakkak. Peki, bizler toplumların genel gidişatını bir yana bırakırsak -bireyler olarak bu gerçeklerin neresindeyiz? Bu sorgulamayı ne zaman niçin bıraktık? Veya hiç mi başlamamıştık?

Topyekün bir zihinsel devrim yapmanın zamanı gelmedi mi? Öyle bir devrim ki, ıstılahı manası olan bir şeyleri yıkmak yerine daha iyiye, daha doğruya ulaşma çabası içerisinde yapıcılığı vurgulayan yenilendirme, yeniden hayat buldurma inkılabı olsun… Bu zihinsel devrimin bir başka ifadeyle zihinsel dönüşümün bir prototip kalıbı yok ve olmamalı. Temel taşları kişiden kişiye değişecek şekilde tasarlanmalı…

Çağımızın hastalığı pragmatizme yeni bir bakışla yeniden yorum getirildiğinde minimum maliyetle maksimum faydanın sağlanması bu yenilenme kültürünün en seçkin ve en yararlı tanımlamalarından biri olacaktır.

Çoğu şey aslında algıladığımız veya algılayamadığımız şeyler üzerine bina edilmiş sanki. Bu yüzden algıda seçiciliğin öneminin altını bir kez daha çizmek gerekebilir.

Tüketen toplum mu yoksa üreten toplum mu sorusuna cevap arandığı şu yıllarda, TV karşısında dünyadan bihaber, katkı maddeli cipslerle hayatını geçiren “potato couch” sıfatlı özelde saf Amerikalının genelde Batılı insanın bu yenilenme kültüründe algıda seçiciliğinde bir fark meydana getirmesi oldukça zor. Sistem onların konforu için ve onlar için bir uyutma taktiğiyle geçiyor. Bu uyku 11 Eylül sabahı ve sonrası yerini başka bir uykuya bıraktı.  Hayatın söylendiği gibi hızlı tempoda geçmediği Batıda bu yavaşlık ve stressiz ortamda mücadelesiz hayatını sürdüren insanlar ile Doğu kültürüne sahip, zor ve çetin şartlarda mücadele eden insanlar arasında farkındalık açısından doğal olarak farklar olmalı. Ne zaman bu hızlı tempoda ve ağır şartlarda hayatın karelerini durdurup derin nefesler aldığımızda, olayların sonrası da aynıysa, işte o zaman, aradaki fark ta olması gerektiğinin aksine aleyhimize işleyecek gibi duruyor.

Günümüz insanı –sanki- kontrol mekanizmalarının beslemesiz ve geri beslemeli olarak formüle edildiği, birincisinde sistemin ürettiği hata üzerinde hiçbir kontrolün olmadığı tiplemeye ne kadar da uyuyor. O halde, bu farkındalık kültüründe geri besleme de önemli olmalı mı? sorusu ortaya çıkıyor. Yani, sistemin ürettiği hataların minimize edildiği, her seferinde ayarını doğru olarak yapabileceğimiz bir ölçeğe ihtiyaç olacak. Bu kontrol gemisinin kaptan köşküne çıkmaya ve dümeni ele almaya benzemiyor mu? İstemsiz sevk edilmelere karşı kaptanın alması gereken önlemler de olmalı mutlaka. Çünkü her denizin fırtınası farklı şiddette ve farklı yönlerden gelebilir. Ya geminin makineleri susarsa ne olacak diye de kaptan düşünmeli.  O zaman, gideceği limanı bilmeyen kaptana hangi yönden eserse essin hiçbir rüzgârın da fayda vermeyeceğini de öğretmeli.

Farkında olan insan, ister istemez hem kendine hem de çevresine katma değer oluşturabilir. O halde, artık kendimize iyilik yapalım. Batılı insan gibi kendisi için yaşayan bireyler de olmayalım ama onun karşısında gelenek ve ananelerin öğretilerinde olduğu gibi hep başkaları için yaşamak zorunda bırakıldığımız şu zamanda, kendimizi de unutmayalım. Hakka hizmetin, halka hizmetten geçtiğini de unutmadan…

Eksik kalan yönlerimiz muhakkak çok. Ama belki de başta geleni sevgisizlik ve samimiyetsizlik… İnsanın kendini gerçekleştirme serüveni içerisinde en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri olan sevgi boyutunu ihmal etmişiz… Farkındalık meydana getirmek için sevgi anahtar bir kelime… Uçan kelebeğin kanadına rengârenk işlenmiş nakışlardan öte, onun aslı olan çirkin ipekböceği kurtçuğunu görebilmek, ama onun daha ötesinde bu dönüşümü ilham eden olduran yüce Yaratıcısını, sonrasında onu gösteren bizim de Yaratıcımızı layıkıyla bulabilmek… Kelebeği sevmeden nesinin farkına varabiliriz? Ama sorun şu ki sevgiyi evrensel öğreten ne bir ilkokul ne de lisansüstü ders var…

Kendi kalitesini oluşturma çabasındaki insanın farkındalık kültüründen alacağı ve katacağı çok şey olmalı. Tıpkı ilahi mesajda bildirisi yüzyıllar öncesinden gelen ve modern gözlemlerle yeni keşfettiğimiz bir olgu. Sürekli olarak genişleyen ve büyüyen evren gibi kişiliğimizin genişlemesi, kendimizin sürekli gelişmesi. Âlemlere sığmayan En Sevilen (Vedud) olan Terbiyecinin (Rabbin), inanan kulunun kalbine sığması. Bu gelişmede çok kültürlülük, çok yönlülük te olacak ama farkındalığa ulaşmadan nasıl olacak?

Sessizliği duymak ve hissetmek, bu modern tabir edilen karmaşık gürültülü dünyada başarılması zor işlerden biri.  Mesnevinin ilk beyti Dinle diyor… Hayat kılavuzunda da kulak nimeti gözden ve gönülden önce zikrediliyor. Biz de kendimizi dinlemek için sessizliği yaşamalıyız.  Ama bunun yolu dingin bir kalpten, uyanık ve uyan(dırıl)mış bir gönülden geçmekte sanki…

Suyun kendine bulduğu en kolay yoldan zahmetsizce akması kimseyi yanıltmasın. O aksın diye yollar yapılmışsa, o yolu kim yaptı, yönlendiren kim? Şairin dediği gibi “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir “ de tespit edilmiş yalın gerçek gibi insanın ve sistemlerin kolayca akması için yolları yapan kimler? Yönlendiren kimler? Yıllarca bu şekilde tarih ve fikirleri de kolayca yürütüp akıtmadılar mı? Düşünen insan ve toplumların sorgulama sonucu kolayca farkına varabileceği hem zor hem kolay şeyler…

Yaşanabilir çevre olgusuna insaflı olarak katkıda bulunmak için, sürdürülebilir çevre konseptini ön plana çıkartmak isteyen Avrupalıya rağmen yönlendirmeleri tersine çevirme erkine sahip olmalı sanki… emrine verilen rüzgarları sevk etme kudretine sahip Hz.Süleyman (as) misali. Bunca bolluğa ve akışa rağmen eğer yokuşlarda susamak istemiyorsa, yokuşlardan basamak basamak inen suyun nereye gideceğini hesaplayabilmeli…

Hayatı yeniden anlamlandırmanın Amerikalı veya Batılı için zor ve imkânsıza yakın bir tez olduğu üzerinde durmuştuk. Bunu ileri sürerken, Batılının derin nefesler alıp düşünmediğini, tarihsel ve vicdani hatalarının tekrarlarını mütemadiyen yaptığını delil olarak sunabiliriz. Aynı hatalara, küreselleştiği yaftası vurulan diğer dünya insanları da düşmüyor mu? Aslında bize öğretilen NEBEVİ nasihat aynı hataya iki kere düşmemeyi öğütlemekte. Ama farkındalık seviyemiz süreklilik arz etmediği ve ileri boyutta olmadığı için biz sayıları da kaçırarak büyük hatalara düşebiliyoruz. Bir bilgeye kendini nasıl bu şekilde yetiştirdiği sorulunca verdiği muhteşem cevap “başkalarının hatalarından dersler çıkartarak” olmuş. Biz de en azından kendi hatalarımızın farkına varmalıyız diye klişe bir sonuç üretebiliriz.

Söylenen sözlerin arkasında yatan gerçek manaları yakalayabilmek ve niyetleri süzebilmek farkındalığın bir sonraki aşaması olabilir.  Önümüze sunulan problemlerin niteliklerine odaklanmaktan daha çok, muhtemel çözüm yollarına kafa yorma erdemine ulaşıldığında kaliteli düşünce ortaya çıkabilir. Farkındalığın ürettiği son ürünlerden biri de bu olsa gerek…

Farkındalık eğitimi diploma karşılığı bir yerlerde verilmediğine göre bu işi başarmanın sistematiğini nasıl öğreneceğiz?  Hayatımızın her anında karşımıza çıkan nesneler ve olayları istemli veya istemsiz olarak algılıyoruz. Beğendiklerimizi ön plana koyuyoruz ve saklıyoruz. Beğenmediklerimizi ise bilgisayarın çöp kutusuna sil tuşuyla gönderir gibi yolluyoruz. Ama unuttuğumuz bir şeyler daha var.  Karşımızda varlıklar pasif ve aktif olarak durabiliyor. Pasifler göze çarpmaz ve kişilerce yakalanmaz… Unuttuğumuz şey acaba pasif olarak sunulan bilgilerin bombardıman etkisi yapamayacağı mı? İçicisi olmadığımız halde içenlerle aynı ortamı paylaşarak pasif sigara içicisi olmaya mahkûm edilmeye ne dersiniz? Sunulan veya sunulması muhtemel gizli tuzakların farkında mıyız?

İstemsiz algıyı her zaman gördüğümüz ama yeterince önemsemediğimiz şeyler oluşturmakta herhalde. Bize her zaman hizmet eden bir temizlik elemanının veya servis şoförünün adını biliyor muyuz mesela? Batılın farkındasızlığı kendi başbakanının, valisinin, başkan yardımcısının adını dahi bilmediği yalnız kalabalıklar olgusunda kendini ortaya koymakta… İstemli algıda ise kendimiz görüyoruz, istiyoruz, talep ediyoruz veya görmek istiyoruz. Bahane üreten, mazeret ileri süren Doğu kültürünün temel sıkıntısı da burada yatmakta olabilir mi? Hakikati görmek veya olması istediği gerçek için görmek istemek… Çaresizlik kültürü, keşke veya olsaydı dediklerimiz.

Hikmete götüren seçicilik, algıda seçicilikle birlikte başlıyor sanki. Hikmet tanımlarken eşyayı yerli yerinde kullanmak, amacına uygun kullanmak olarak ta mana buluyor. Bu da kendini gerçekleştirme çabasındaki insanı mükemmele doğru sevk ediyor. Hikmet sahibi dediğimiz büyüklerimiz Mevlana gibi, Yunus Emre gibi, Hacı Bayram gibi, Ahmet Yesevi hazretleri gibi mükemmeli öğreten, toplumu yönlendiren ve geliştiren büyük şahsiyetler değil mi?

Bunca modern cihaz ve sistemlere rağmen toplumca eksik olduğumuz iletişim konusunda kanallarımızı algıda seçiciliğe sürekli olarak açık tuttuğumuzda farkındalık kültürümüzü de oluşturmaya başlayacağız…

Dr. Hüseyin Niyazioğlu

kritik-analitik.com sitesinden alınmıştır.