Farkında mıyız?

Bizi yaratan, yoktan var eden Allah’ı arayıp bulma mekanı şu dünyadaki amacımız, içimizdeki ilahî kıvılcımı keşfetmek ve hayatı bu ışık rehberliğiyle öğrenmek değildir de nedir? Ama bizler kendimizi dünyaya o kadar kaptırmışız, özkültürümüzden o kadar uzaklaşmışız ki içimizdeki bu muhteşem sırdan fersah fersah uzaklaşmışız. Günümüzün göz bebeği haline gelen televizyon ve internet aracılığıyla evlerimize giren diziler, reklamlar, yarışma programları, gizli mesajları bize öyle büyük bir titizlikle empoze ediyor ki öz benliğimizden hızla kopuyoruz. Toplum ve onun en küçük birimi olan ailenin kültür açısından sürekli etkileşim halinde olduğunu göz önüne alırsak önümüzde iki seçenek olduğunu görüyoruz: Yozlaşmaya başlamış toplumsal kültürün etkisinde kalmayı tercih ederek öz kültürümüzden uzaklaşmak ya da kendi kültürünün bilincinde bireyler yetiştirerek toplum kültürünü yönlendirmek…

İnsanoğluna baktığımızda üç farklı kişilik katmanıyla karşılaşıyoruz: Altbenlik (id), benlik (ego) ve üstbenlik (superego). Altbenliği bir bebek gibi düşünebiliriz. Tamamen nefsanidir, dürtüseldir ve haz ilkesine göre hareket eder. Sınırı olmadığı için dizginlenmesi ve kontrol edilmesi gereklidir. Üst benlik ise kişiliğimizin en son gelişen sistemi olarak yaşamımız boyunca benimsediğimiz değer yargılarını, kültürel âdetleri ve vicdanımızı temsil eder. Zaman zaman hissettiğimiz “suçluluk” ve “huzur” duyguları üst benliğimizin ürünüdür. Çünkü o, değerlerimizin sözcüsü, savunucusudur. Benliğimiz alt benliğin temelleri üzerinde yapılanarak olgunlaşır; biçimlenmesi ise üst benliğin gelişimiyle gerçekleşir. Bu sebeple içinde bulunulan kültürün vicdanî ve ahlakî kuralları, gelenek ve görenekleri benliğimiz adına büyük önem arz eder. Kültür, bir milletin varlığını sürdürebilmesi için olmazsa olmazı olduğundan ona sımsıkı sarılıp tüm güzelliklerini yaşamak ve bizden sonraki nesle aktarmak elzemdir. İslam ile yoğrulmuş tarihimize baktığımızda bu konuda oldukça şanslı olduğumuzu görüyoruz. Yukarıda iki seçeneğimiz olduğundan bahsetmiştim. Eğer seçimimiz kendimizi değişimi gerçekleştirecek güç olarak görmekten yanaysa kültürün aktarılmasında en önemli rolün ailelere düştüğünü belirtmek isterim. Bu yüzden öncelikle ebeveynler olarak bizlerin kendi kültürümüzü doğru algılamış ve hayatına tatbik etmiş olmamız gerekli ki bunu evlatlarımıza da aktarabilelim… Çocuklarımız ve gençlerimiz kendi dinlerinden, kültürlerinden uzak, Batı kültürü ışığında, dejenere olmuş bir halde faydasız hayallerin peşinde yetiştirilmeye çalışılsa da yılmadan, usanmadan bu uğurda çaba sarfetmek hepimizin ortak görevidir. Bizler birey olarak üstümüze düşen sorumlulukları yerine getirip çocuklarımızı bu minval üzere eğitebilirsek yakın zamanda emeklerimizin karşılığını alabiliriz diye düşünüyorum.

Kendi orjinal kültürümüzün yaşatıldığı bir aile ortamını hayal edelim. Yalan, hilekarlık, aldatma gibi kötü huyların eleştirildiği, zevk ve dünya düşkünlüğünden uzak durulmaya çalışılan, zaman zaman nefis terbiyesi alıştırmaları yapılan, adaletin hakim olduğu bir aile… Eşlerin birbirine değer verdiği, sevgi ve muhabbetin olduğu sıcak bir yuva… Böylesine güzel bir ortamda yetişen çocukların oluşturduğu bir toplum… Bu hayallerin hiçbirinin ütopik olmadığını belirteyim. Zira İslam bir hayat nizamıdır ve emredilen herşey bir faydaya yöneliktir. Aile hayatından iş hayatına, çocuk eğitiminden toplumsal huzura kadar yaşamın her alanında yol göstericidir. Bizler bunun bilincinde olduğumuz an, aile hayatımız düzene girer, eşimize ve çocuklarımıza karşı görev ve sorumluluklarımızın farkına varırız ve hayal ettiğimizden çok daha güzel bir toplum oluşturabiliriz…

Psk. Şerife Zehra Yiğit