Fakirlik ve Zenginlik Ahlakından Uzaklaşmanın Sonuçları – 2

Bugün hedef tahtasının tam ortasına daha fazla kazanmayı, daha fazla var olmayı koyan modern birey, varoluşunu sadece sahip oldukları ile anlamlandırabiliyor. Modern Kapitalizmin düşünsel arka planını oluşturan Calvin’e göre “Kişinin sahip olduğu zenginlik, onun Tanrının sevgili bir kulu olduğuna işarettir.” İslam’da ise tersine fakirlik veya zenginlik bir değer olarak yüceltilmemiş servet sahibi olmaktan gaye serveti insanlara ve toplumun hayrına kullanarak Allah’ın hoşnutluğunu kazanma prensibine bağlanmıştır.

İçe dönük toplum maslahatından uzak münzevi bir fakir hayatı da model olarak sunulmamış ve ruhbanlık yasaklanmıştır. Mehmed Zahid Kotku (rha) bu hususta Peygamberimiz’in (sav) tavsiyelerini hatırlatarak “…Yani eski zamanın insanı gibi dağlara, minarelere çekilip ibadet etmeyi istememiş, “Benim ümmetimin ruhbanlığı cihaddır” buyurmuştur. Bunların en büyüğü de nefis ile cihattır ki böyle fakir fukara ve zuafayı düşünüp belki boğazından ve kendi ihtiyaçlarından keserek bir muhtacın yardımına koşmak, bana kalsa pek öyle zannedildiği kadar kolay değildir” demiştir.

Fakirlik ve zenginlik her iki yaşantıda itidal ve dengeden yoksun kalmanın sonuçları, modern dünyada daha gün ışığına çıkıyor. Mesela Türkiye’de yirmi yıl önce bir kadın için örtünme kararı alması kendi iradesiyle dini bir tercih yapması ve kendi için dışlamaları da göze alarak bir mücadeleye girişmesi iken bugün başörtüsünün kendini yıldız gibi hissetmek etkisinin öne çıkarılmasına vurgu yapılabiliyor. Bir zamanlar başörtülü oldukları için kamusal alanın dışında tutulan kadınların, toplumsal hayatta gelir elde etme olanaklarının artması ve kamusal alanda daha görülür olması ile stil sahibi, aksesuarları, giyim tarzı ile ışıltılı ve insanlar arasında dikkat çekici özelliklerine sıklıkla vurgu yapılır olmuştur. Yine yaşam alanları, araçları, ev dekorasyonu, tatil anlayışı gibi birçok mecrada değer yıkımı kendisini öne çıkarmaktadır. Kanaat, tevazu, komşuluk ve akrabayla ilişkiler, isâr ve diğerkâmlık gibi birçok değer muhafaza edilemeyenler listesinde yerini almaktadır.

İhtişamlı evlerde oturmak, mobilyaların hanedan tarzı olması, arabamıza tutkuyla bağlanmak, stilimizin diğerlerini ezici olması, insanlar içinde zenginlik ve varlığımızla klas olmak medya ve kitle kültürünün kişilere devamlı dayatmalarıdır. Oysaki İslam da “İnsanlar içerisinden bir ben olun” hadis-i şerifi asla egoyu beslemekle değil erdem, zarafet ve nezafet ile ilişkilidir.

Modernizmin sadece bireyi en özel kendisi olduğuna inandırma isteği ve varlığını eksikli kimselerin gözüne parmak sokar gibi gösterme telaşı ve üslubu İslam’ın “varlık ancak yoklukta görülebilir”[1] inceliği ile bağdaşmaz. Normal ve vasattan sıyrılarak öne çıkma çabası Müslüman bireyin itidal prensibi ile daha baştan yollarını ayırır.

Yeni Medya teknolojileri vasıtasıyla artık gençler fenomen olmayı da hayallerine ekliyor. Hayranlık uyandıracak kadar dikkat çekici olan kişi olmak bir on yıl önce sınırlı sayıda kişinin hedefi iken bugünün çocukları bile bunu önemsiyor. “İnternet fenomeni” olmak ve daha çok beğeni almak hevesi sanalla sınırlı da kalmıyor, gerçek hayatta eleştirilmek, eksikli olmak, azımsanmakla ne çocuklar ne de yetişkinler hiç mi hiç karşılaşmak istemiyorlar. Yunus’un 13. asırda rahatsızlık duyarak aşağıda ifade ettiği  “benlik” bugünün dünyasında var olma sebebine dönüşüyor.

“Kem durur yoksulluktan nicelerin varlığı

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı”

Değişmeyen hakikat ise bugünün ışıltılı dünyasının ışıkları ve araçları da mutluluğu bireye teslim etmiyor. Ne meşhur olmak ne de çok beğeni almak gönül darlığını yatıştıramıyor. Bugün batı dünyası da belki Yunus ile değil ama Tolstoy’a atıf yaparak, metanın kendilerine ulaştıramadığı mutsuzluklarıyla yüzleşiyor. “Tüm mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan gelir.”[2] Çokluğun getirdiği manevi ağırlık ve dünyanın bir kısmının açlıkla mücadelesi sosyal yapıdaki ilişkileri alt üst ederken, dünya adaletini de sarsıyor.

Filmi geriye sardığımızda varlık ahlakının en güzel örneğini sergileyen yedi düvel hâkimi ecdadımız güç ve iktidarlarını nasıl taksim ederlerdi? Dünyaya adaleti sunarken bireyleri zarafete ve değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalıyorlardı. Bugüne bir ışık tutması için konumuzla ilgili bir tasvir yapacak olursak:  Kâşânelerde oturuyor ama gönüllerini eşyadan fakir kılabiliyorlardı. Mahalleler yoksul ve zengin diye muhitleşmez, ahenk birlikte kurulurdu. Kalplerin ülfeti kimliklerin ve sahip olduklarının önüne geçerdi. Göze serdikleri, dile verdikleri malumatları,  meçhulleri yanında hiç mesabesindeydi. Bugün olduğu gibi yenilen, içilen, düşünülen hemen ifşa edilmez “Olan var, olmayan var” endişesi taşırlardı. Zenginliğe, güzel nimetlere sahip olanlar da kendilerini diğerlerinden yoksun bırakmaz, hem elindekinin şükrü için hem de güzelliklerin paylaşılması için yokluğun kıyısında dururlardı.

Bu ilkeler ve değerler sistemi ile aslında toplumsal bölünmenin ve ayrışmanın önüne geçmiş toplumsal dayanışmayı da işlevselleştirmiş oluyorlardı. Bugün yoksun kalmaya başladığımız bu değerler silsilesine bir yerden eklemlenmek istiyorsak işe en başa dönerek verenin ve alanın Allah olduğuna kalbi ikna etmek ile başlayabiliriz.

İnsan sadece maddi varlıklarıyla zengin sayılmaz, bedeni donanımı, ruhu, aklı, yüz güzelliği, zekâ ve iradesi, evlatları, sevenleri, ahbapları, seyrettiği kâinat, sıhhati ve nefes alıp vermesi her biri birer varlık, zenginlik sebebidir. İnsan aslında yeryüzünü imar etme mesuliyeti ile yaratılmış değerli ve özel bir varlıktır.

 “Sen Hakkın nimetinden bir şahsın ki hem karada hem denizde gezebilirsin. Eksikliklerin yetersizliklerin ve korkuların hakikat denizinin önündeki perdelerindir”.[3]

Kişi kendini yoklukların, fakirliklerin vehminden, kuruntusundan kurtarabilirse önünde istifade edilmeyi bekleyen koca bir umman vardır. Kazanmak ve biriktirmek dışındaki vazifelerini hatırladığı an varlık denizi görünecektir.

“Ey insan! Sen cisim itibariyle hayvan cinsindensin, ruh itibariyle de melektensin ki hem yer hem de gökte yürüyebilirsin”.[4] 

İşte insanın en büyük hazinesi sahip olduğu bu cevherdir ve bu hakikat mücevherler alabilecek parayı ve uzaya gidecek teknolojileri kazanma telaşındaki insanı, motamot bireyler olmaktan alıp iç huzura erdirecek olan vasıtadır. Bireyler bu kıymetle birebir kendileri tanışmadıkça dünyada yaşayan sekiz milyar insan[5] için birbirleriyle dostça yaşama hayali sadece hayal olarak kalacak gibi görülmektedir.

Aslıhan Tonguç

[1] “Her şey zıddı ile Kaimdir “

[2] Levi Tolstoy

[3] Mesnevi Şerhi

[4] Mesnevi Şerhi

[5] DÜNYADAKİ DOSTÇA YAŞAYANLARA

Benim adım Sekiz Milyar,

Nefsim, benliğim daima melek ve şeytan sıfatları arasında mücadele eder durur…

Hayatta kalabilmek uğruna, davranışlarımı içgüdüsel ve toplum baskısıyla çevremdeki şartlara göre değiştirir dururum… Hükmetme, iktidar, makam, riyaset hırs ve hevesim, içimi daima kemirir durur, hiçbir şekilde kanaat göstermez, bitmez, tükenmez, sönmez, tatmin olmaz…

Nefret ve kinim tarafından mütemadiyen tüketiliyorken iç huzuru ararım
(Muharrem Nureddin Coşan)

 

KAYNAKÇA

  • Güvercin Gerdanlığı, İbni Hazm
  • Mutluluk ve İnsan Neslinin Cevher Olduğuna İlişkin On Delil, İbn-i Sina
  • “Calvin, Jean”. Blackwell’in Siyasal Düşünce Ansiklopedisi, David Miller.
  • İslam Çağrısı, Prof. Dr. M. Esad Coşan
  • Mesnevi, Tahirül Mevlevi
  • Esma-i Hüsna Şerhi, Şahver Çelikoğlu