Fakirlik ve Zenginlik Ahlakından Uzaklaşmanın Sonuçları – 1

Varlık sahasında vücut bulan insanoğlunun dünya nimetlerinden istifade edebilmesi için mükevvenat, âlemler ve felekler hizmetine sunulmuştur. Nasibi ölçüsünde bazen nimetler bazen mihnetler bazen de mutluluk ve elemle muhatap olan insan kimi zaman zengin kimi zaman fakir kılınmış kâh varlıkla kâh yoklukla birbirini takip eden bu geçitlerde imtihan olunmuştur ve olunmaktadır.

Bu dünyadaki eksiklikler ve fazlalıklar geçicidir, yokluklar ve varlıklar sonlu ve bizden değildir. Tüm bizim bellediğimiz şeyler aslında o a’razları yaratanındır. Soluduğumuz hava, kımıldayan yaprak, yer değiştiren bulut, uzayan tırnağımız ve saçımız gibi sahiplendiğimiz ve sahiplenmeyi hayal ettiklerimiz şeyler Allah-ü Teâlâ hazretlerinindir. Cennette ermeyi murat ettiklerimiz sonsuz olduğu gibi cehennemde duçar olunacak azap da sonsuzdur. Dünya hayatını katlanılır ve huzurlu kılan aslında onun bir nihayeti oluşu değil midir? Bu dünya hayatındaki elemlerin geçici olduğunu bilmek kulağa ne kadar adaletli geliyorsa zenginliklerin geçici olduğunu bilmek de o kadar adildir. Mevla’nın kulunu kimi zaman güldürmesi kimi zaman ağlatması kulun da her yoksunluktan sonra Yunus’un deyimiyle “Ağlatırsa Mevla’m yine güldürür” edebinde olması müthiş bir varlık-yokluk öğretisidir.

Hz. Muhammed (sav)’ in sırtına ağır gelmiş, belini büken yükün hafifletilmesi için kalbine bir ferahlık olarak verilen inşirah suresinde, kişilerin hayatında güçlüklerin hep olacağı, her güçlüğün yanında ise bir kolaylık bulunacağı kişiye öğretilir. Bu suredeki esrar, kişinin kendini eksik, güçsüz ve yoksul hissettiği durumlarda sağlam bir kulp ve dayanak yani varlık bulacağı ile ilişkilidir.

Hay’dan gelip Hu’ya giden başta ruhumuz ve bedenimiz ve tüm mevcudat, eşya İslam’ın zenginlik ve fakirlik ahlakının düşünsel dayanağını oluşturmaktadır. Şeyler bizim değil ki sahiplenelim, El-Ğaniyy ve el-Melik olan Rabbimizin nüktesi birinci kavrayışsa, ikinci olan da zihin ve gönlü elde mevcut bulunmayanla meşgul etmemek ve elde bulunana razı etmek prensibidir.

Yetinmeyi yaşam ilkesi edinen ve elindekinden memnun olan insan zenginse de fakirse de bu iki yaşantının getireceği olumsuz sonuçlarla karşılaşmaktan korunmuş olur. Nice insanlar güzellik, para, iktidar ve sevgi fazlalığı içinde kendilerini hep eksikli ve az hissederler. Nice insanların da azlığın, yoksulluğun içinde tutundukları öyle ihtişamlı bir hakikatleri vardır ki yanlarında küçülür ve yokluğun içindeki bu varlığın gerçekleşmesine tanıklık edersiniz. Fakirliğiyle övünen Peygamber Efendimiz (sav)’in methettiği mana da aslında bu hakikatle ilişkilidir. Bu bir nevi Hakka muhtaç olma sevincidir. İslam’da fakir olan için övgüyü hak eden tavır, maddi manevi kendisine verilen taksime razı olmak ve taksim edeni idrak etmektir. Yoksa el açmak, insanlara muhtaç olmak değildir. İslam’da hiç bir kimsenin ne fakirliğinden ne de zenginliğinden dolayı kınanamayışı da bu anlayıştan ileri gelir. Yerilen tutum zenginliği kibir vasıtasına dönüştürmek, ötekine karşı tahakküm vesilesi yapmak ve yüklerini ihtiyaç sahipleriyle ve hayır yolunda paylaşmayarak kendine biriktirmektir. Fakirlikte zemmedilen ise muhtaçlığını insanlara duyurmak ve istemeyi alışkanlık edinmektir.

Hz. Muhammed (sav): “Ya Rabbi, azdıran fakirlik ve azdıran zenginlikten sana sığınırım”[1] duasıyla her iki kavram için de orta yolun tutulmasını hatırlatmıştır.

Mahmud Es’ad Coşan (rha)’de bu dengeyi şu sözleriyle izah eder: “İnsan ne fakir olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de çok miskinlik yapacak, ne zengin olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de aksini yapacak. Fakirlik de zenginlik de onun İslâmî güzel evsafını etkileyemeyecek. O ölçülü, doğru yolda, Allah’ın sevdiği, aşırılıklardan uzak olan yolda, cadde-i kübrâ-i rızâ-i bârî’de sağlam bir şekilde yürüyecek. Bu dengelilik demektir, yani etraftan esen hafif rüzgârlardan sağlam Müslümanın sallanmaması demektir. Eğer sallanıyorsa; fakir olduğu zaman tuğyan ediyorsa, isyan ediyorsa, zengin olduğu zaman günaha dalıyorsa, kibre düşüyorsa o zaman zayıf demektir. Bu gibi durumlarda Müslümanın durumu değişmeyecek kadar imanı sağlamdır, Allah’a bağlılığı sağlamdır.”

İslam dininin her hususta vasatı ve dengeyi öven tavrı,  kişilerin yeme-içme, giyim-kuşam ve yaşam tarzlarında bulduğuna kanaat etmekle beraber, var olanı sergilerken de itidalli olmaya yöneltir. Aşığın bile aşk yolunda bulduğu ile yetinmesi, övgüyü hak etmesine sebep gösterilmiştir. Sevgilisinden ayrı düşen bir aşığın dizelerindeki şu rıza aslında bütün hayata şamildir.

“Bana sevgilin çok uzak dediler, dedim ki tek bir an bile benimle birlikte olması ve benden kaçmaması yeter bana.

Nasıl olsa, güneş her gün yeniden doğarken hem benim hem de onun yanına uğruyor.”[2]

Kaderin kendisine sunduğu ile yetinmek erdemdir ve daha büyük kazanımlara ulaşmanın adımlarıdır. Veysel Karani hazretlerinin annesinin ahdine sadık kalışı, onu en sevdiğinin bir çift gözünden yoksun bırakırken sevgilinin hırkası ile yetindirmiş, sevgilinin selamı ile varlık buldurmuştur. Sevgiliyle göz göze gelmek, bazen onun bir emanetine kavuşmak bazen de bir rüya ile sevinmek hepsi kademe kademe zenginliklerdir. Önemli olan kalbi nasip edilenle yatıştırmak, elde ki mevcuda ikna etmektir.

Allah-ü Teâlâ hazretleri el-Muktedir ve el-Cebbar’dır. Güçlüyü zayıflatan, zayıfı kuvvetlendiren, fakiri zengin, zengini fakir eden varı yok, yoğu var eden O’dur. Allah’ın yardımı ile ancak kişi nefsini hizaya sokmayı ve bu yetinme erdemlerini başarabilir. Çünkü insan doğası gereği bir şeylere sahip olur olmaz, aldığı hazzı unutur ve bakışlarını hemen diğer sahip olunabileceklere de çevirir. Eldeki çoğaldıkça gönlün daralması da çoğalır.

Büyük düşünür İbn-i Sina der ki “Bu hazları elde etmeye çalışan ya da tamamen kendisini onlara kaptırmış olan her kimsenin kalbine ilahi sekinelerin feyzinin akışı kesilir. İlahi feyz de, o kimse onu kabul etmekten kaçındığı için onun kalbine girmekten kaçınır.”[3]

Aslıhan Tonguç

[1] Riyazus Salihin

[2] İbn-i Hazm

[3]  İbn-i Sina