Ey İnsan, Düşün ve Farket!

İnsan düşünme melekesine sahip olan tek varlıktır. Bu durum insan cinsini şerefli kıldığı gibi, ona bazı sorumluluklar da yükler. En yalın ifade ile insan düşünmek, tefekkür etmek zorundadır.

Zorunda olma meselesini iki türlü anlayabiliriz. Birinci bakış açımızın önermesi, insan düşünür. Fıtratı bozulmamış olan insan, insan olmanın gereği olarak düşünür, kendini düşünmekten alıkoyamaz. Önermeyi tersten okuduğumuzda ise, düşünen insandır. İnsan olma şerefini bir ömür taşıyabilmek için, vazgeçilemeyecek bir eylemdir düşünmek. Yani insan olmak ve düşünmek birbirinden ayrılamaz. Düşünme eylemini askıya almış olan bir insan, insan olmanın en önemli özelliğini koruyamamıştır ve dolayısıyla başkalaşma süreci içinde değerini her geçen gün kaybetmektedir.
Tek başına düşünmek yeterli midir? Bu sorunun cevabı, aslında kelimeye yüklediğimiz anlamda saklıdır. Düşünmek sadece zihinsel bir eylem olarak değerlendirilir ve sonucunda herhangi bir gelişme kaydedilmezse, elbette burada birtakım çelişkiler ortaya çıkacaktır. Daha geniş bir çerçeveden bakarak düşünmeyi zihinsel ve işlevsel olarak iki aşamalı değerlendirdiğimizde ise, bu eylemin insanı şerefli kılmasının hikmetini keşfedebiliriz. İnsan, zihninde yaşadığı süreç sonrası bazı çıkarımlar elde edecektir. Bu düşünmenin ana eylemidir. Ancak bu çıkarımların gerektirdiği davranışlar fiiliyata geçmediği sürece, o düşünme kısır kalmaya mahkûmdur. Düşünce sonrası çıkarımların gerektirdiği davranışlar tezahür etmeyecekse, o düşünme amacına ulaşamaz, bir yanı eksik kalır; hatta sahibi için çok ağır bir yük haline gelir, hem huzursuzluk hem de vebal olarak zihinde dolaşır durur.
Zihin dünyamızda yaptığımız her eylem düşünmek midir; yaptığımız her çıkarım değerli midir? Konunun en can alıcı sorusu bu olabilir. Çünkü herkes düşündüğünü iddia ediyor; ortada bir sürü yanlış fikirler var. Öyleyse doğru düşünme diye bir şey olmalı; doğru düşünmenin kuralları ve yöntemi olmalı. Mantık ilmi işin metot kısmı ile ilgilenir. Bir de işin duygusal boyutu var elbette. Samimi/ihlaslı düşünme diye bir şey olmalı. Yani insan düşünürken, kendi menfaatine, arzularının yönüne göre değil de gerçeklere göre düşünmeli. Nitekim menfaat ya da arzular doğrultusunda yapılan düşünmeler neticesinde, dünya birçok çirkinliğe, katliama sahne olmaktadır. Düşünmek gibi ulvi bir eylemin insanı, isyana, katliama, sefihliğe sevk etmesi kendi içinde bir çelişki değil midir? Bu çelişki, fıtratı bozulmuş bir düşünmeden kaynaklanır ve bu düşünce artık sahibini sadece dalalete sürükleyen bir yoldur. Her şey böyle değil midir zaten? Özünde iyi/yararlı olan bir şey fıtratı, genetiği değiştirildiğinde nice zararlar getirmiyor mu? Öyleyse düşünmenin aslını/fıtratını muhafaza edecek bir koruyucu gerekli. Düşünmenin ihlastan uzaklaşmasına engel olacak bu koruyucu vahiydir. Vahiy kalkanı ile korunmadığı sürece düşünmek, insanın elinde çok tehlikeli bir oyuncak olmaktan öteye gidemez. Çünkü vahiy korunmasında olmayan insanın fıtratı bozulur ve dolayısıyla zihinsel melekeleri de doğru dürüst çalışamaz.
Kurân-ı Kerim’de doğru düşünen ve düşüncesinin sonucuna göre hareket tarzı belirleyen insanlar akl-ı selim (temiz akıl) sahibi olarak ifade edilir. “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gitmesinde (ve uzayıp kısalmasında) akl-ı selîm sahipleri için (Allah’ın birliğine ve kudretine ait ibret verici) deliller vardır. (İşte) o (akl-ı selîm sahibi) kimseler ayaktayken, otururken, yan taraflarına yaslanarak yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler (ve derler ki:) “Ey Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru.”
Akl-ı selim sahibi kimse, kâinatı fark eder ve düşünür. Düşünür ve yaratıcısını fark eder. Göklerin ve yerin yaratılışı dendiğinde, yeryüzünde ve gökyüzünde/uzayda var olan her zerre buna dâhildir. Yani fıtratı bozulmayan insan, çevresinde olup biten her şey üzerinde düşünür. Üzerinde düşünebilmek için çalışır, çabalar ve hakikatin farkına varır. Her halde iken, Allah’ın varlığı ve birliği üzerinde tefekkür eder. Ve tabi sonucunda kulluk idraki derinleşir; her işinde/davranışında Allah’ın kulu olduğunu hissederek, kulluğa yakışır bir tavırla hareket eder.
Akl-ı selim sahibi kimse, etrafında olup biten her şeyi, bir kul olarak gözlemler, düşünür ve gerekli davranışları sergilemeye çalışır. Bakarken, öylesine değil fark etmek için görür; duyarken, öylesine değil fark etmek için dinler; konuşurken öylesine değil, farkına vararak söyler… Ve dolayısıyla hep düşünür. Çünkü kul olarak, bu dünyada bir misyonu vardır. Zîra ne kendisi, ne de kâinat boş yere yaratılmamıştır. Gözü, kulağı, eli, ayağı.. vazifesini yerine getirdiği nispette değerlidir. Gördüğünden/duyduğundan ibret almalı; gördüğüne/duyduğuna, ihtiyacı halinde, müdahil olmalı, gelip geçmemelidir. İşte kendisi ve tüm insanlık için üstlendiği bu vazifeyi hakkıyla yerine getirme çabası, kulu Rabbinin rızasına ve ahiret yurdunun sonsuz güzelliklerine doğru götüren adımlarıdır.

Zeynep Yaren Çelikbilek