Evlilik Okulu (1.Bölüm)

elele

Bir insanın kalitesi neyse, bir insan kendisini ne kadar inşa ediyorsa o kadar kendine ve topluma faydalıdır. Bir evliliğin de kalitesi neyse, topluma faydası da o orandadır. İç tatmin dediğimiz kendini inşa etme, doyuma ulaşma ve en basitinden sağlıklı bir evlilik, ileriki yaşlarda hastalıklara karşı direncin yüksek olmasına sebep oluyor. Biz bunu ekonomik boyutu, sosyal boyutu, psikolojik boyutuyla değerlendiriyoruz. Sağlıklı bir evliliğin Hem Türkiye’ye, hem de dünyaya çok büyük ekonomik faydası oluyor. Evlilik sağlıklı olmadığında ise ekonomik anlamda, sosyal anlamda, psikolojik anlamda ve birçok anlamda ciddi manada dezavantajları ve olumsuzlukları oluyor. Bu yüzden evlilikleri doğru tanımlama ve doğru inşa etme durumundayız. Şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz. Biz zaten evliyiz, belli bir yaşa kadar götürdük, iyi kötü oturttuk, ortak dili bulduk. Bundan sonra bu evlilik okulunu almanın nasıl bir faydası olacak? Şimdi globalleşmeyle birlikte dünya olarak biz çok büyük bir köy olduk. Biz birtakım karmaşaları bireysel anlamda aştık ama bunları tanımlayamadığımız için çocuklarımıza rehberlik yapamıyoruz. Çocuklara rehberlik yapamadığımız için de kalite gitgide düşüyor. Yani her nesil tecrübeleri, tecrübe edilmiş alanları, el yordamıyla tekrar bulmak zorunda kalıyor. Tabii bu buluş döneminde de insan israfı ve en ürkütücü kısmı da iman israfı söz konusu olabiliyor. Biz de bunun önüne geçmek adına çok yüzeysel de olsa evliliğin bir teknik alan olduğunu belirttik. Evlilikte bizim odaklandığımız kısmın, zorlandığımız kısmın ona sadece duygusal bir alan olarak bakmak olduğunu gördük. Sanki evlilik iki kişinin malıymış, iki kişinin tasarruf alanıymış gibi bakma eğiliminde olmamız ve bunun topluma kaybettirdikleri üzerine bir farkındalık oluşturmak istedik.

Önce şu netleşmeli; birey belli bir yeterliliğe ulaşmadan evlenemez. Biliyorsunuz inancımızda da evliliği haram olanlar var, evliliği mekruh olanlar var ve evliliği caiz olanlar var. Biz bu tür kavramları sanki hep bunlar bilinmesi gereken kavramlar gibi yaşıyoruz. Evet, İslam böyle diyor, inancımız böyle diyor, bunlar bilinir. Bunlar bilinir ama bu bilinme yaşanmak içindir. Eğer o bilgi bizim hayatımızı, önümüzü aydınlatmıyorsa, önümüze ışık tutmuyorsa, üstelik bu ışık, bizim başkalarının önünü aydınlatmamız için verildiyse, aslında o bilgi ne biliniyordur ne de inanılıyordur. Çok yüzeysel çok statik bir ifade olması dışında hiçbir faydası yoktur. Bilgi bir insanı ya imar eder, ya da imha eder. Kişi orta yaşa geldiğinde orta yaşın üzerine çıktığında artık ruhsal hastalıklar ciddi manada ön plana çıkıyor. Bir araştırmaya göre şu anda yaşanan birçok bedensel hastalık aslında ruhsal sorundan kaynaklanıyor. Eğer ruhsal bir takım gelişimler, destekler, motivasyonlar olursa, birçok boyuttan topluma devlete ve bireye zarar veren bu duruma çok rahatlıkla önlem alınıp çok sağlıklı bir noktaya gelinebiliyor. Bu bizim dönemimizde böyle. Bir sonraki nesle bu nasıl gidecek? Biz bir sonraki nesle birikimimizi nasıl aktaracağız? Çünkü nesilden nesile aktarım pozitif ile negatif birlikte oluyor. Yani ben öbür nesle sadece olumluları aktarıyım, olumsuzları aktarmayayım deme lüksümüz yok. İnsan bir kap, o kapta ne varsa olduğu gibi diğer nesle aktarılıyor. Bilimsel araştırmalarda şunu görüyoruz; ebeveynin savunma mekanizmaları, çatışma çözme becerisi, iletişim dili çocuğun bütün bu alanlarını bire bir tanımlamakta. Çocuk, istediği kadar okusun, istediği kadar kendini geliştirsin otomatik olan ailede olandır. O zaman, zinciri nerede kıracağız? Eğer biz yanlış giden bu sapmadan bir derece doğruya doğru yönelirsek, bizden sonraki bir derece daha doğruya yönelme becerisine sahip olacak. 180 derece birden dönemeyecek ama hayra doğru bu gidişat büyük bir patlamayla daha itidal noktaya gelecektir. Şu andaki veriler, insanı normal süreçler içinde destekleyecek yeterlilikte, farkındalıkta ve beceride değil. Bakın yeterlilik potansiyelle alakalıdır. Aslında bu potansiyel bizde var. Farkındalık eğitimle alakalıdır, bu eğitimler bunun içindir. Beceri, eğitim artı pratikle alakalıdır. Sosyal yaşam artı eğitim olduğunda beceri otomatik olarak gelir. O zaman bizim ne yapmamız gerekir?

Eskiden büyük ailelerde, o sosyal beceri, iletişim becerisi, çatışma çözme becerisi üç nesil bir arada olunca, otomatik olarak veriliyordu. Fakat şu anda o lükse sahip değiliz Çünkü eğiten sadece çekirdek aile değil. Eğiten televizyon, eğiten çok farklı kültürlerin bir araya gelmesi ve sorgulanmadan alınması. Hani yöresel birtakım şeyler vardır. Bunlar ayırıcı ve uzaklaştırıcı tanımlar değildir. Balıkesir’in adetleri böyle, işte Siirt’in adetleri böyle diyemeyiz. Siirtlilerin adetleri de böyle, Balıkesirlilerin adetleri de böyle. Peki, bunun ortak noktası ne? Eğer bu bir zenginlik oluşturuyorsa biz ortak kültürü oluşturabiliriz. Fakat şu anda bu zenginlik oluşturmuyor. Ya bir yere saplantılı bir şekilde fikslenmemize sebep oluyor, ya da iki tarafı da bırakıp kendimize yeni adetler icat etmeye yönlendiriyor. Hâlbuki âdetler nedir? Bir insanın duygusal sürecini muhafaza ederek kendini toplum içinde var etme sistemidir, trafik kurallarıdır. Âdetler trafik işaretleridir. Biz trafik işaretlerini, yerine yeni işaretler koymadan daha işlevsel işaretleri koymadan kaldırdığımız için evlilikler kaoslara dönüşmüş bir durumda. Bizim bu yüzden var olan trafik işaretlerini gözden geçirme, çek etme, fıtrata ve güne, güncelleştirme, zamana uyumlu hale getirme, bir de eksik olan trafik işaretlerini, trafik levhalarını tekrar gerekli olan yerlere koyma durumundayız. Koymazsak ne olur? Koymazsak hasbelkader kendi evliliğimizi kurtardık ama çocuklarımızın evliliğini kurtaramayız. İsterseniz siz mükemmel olun, çünkü muhatap olduğunuz kişi, sizin değerlerinizi bilmiyor olabilir. Yani yüzde yüz itidalde olan insanların, muhatap oldukları yanlış evliliklerden dolayı evliliğin gitmediğine çok fazla şahit oluyoruz. Bu yüzden bizim evliliklerimizi tekrar gözden geçirmeğe ihtiyacımız var Birbirimize karşı olan muhabbetin ve diğergamlığın tabii tedavi etme süreci gözlemlenmektedir. Yani muhabbetle bakma, tanımadığına selam verme sen varsın, değerlisin mesajı bile kişinin o diğer alanlarının onun üzerinde oluşturması gereken tahribatı yapmasını engelliyor. Bir çeşit virüs koruma programımız var üzerimizde bir aşı var, bağışıklık sistemimiz var ve biz normal verilere, olması gereken tepkiyi vermiyoruz. Hani bir şey düşünün. Bu bizim farkında olmadığımız bir koruma programı. Bir de bunun bilinçle aktifleştiğini düşünün. Birbirimizi tedavi etmenin ne kadar aslında kolay olduğunu göreceğiz ve bunun çıktığı tek yol eğitim. Başka şekilde olabilir mi? Şu anda olmaz. Çünkü biz bu süreçlere eğitim adı altında asıl çizgiden uzaklaşarak geldik. Tekrar asıl noktaya, çift şeritli yoldur diyor eğitim, eğitimle bozuyorsa eğitimle tekrar telafi ve düzeltme sürecine girilebilir. Peki, bunları kimler yapacak? Sizce bu yanlış gidişata dur demenin sorumluluğu kime aittir? Önce kendimizden başlayarak ondan sonra en merkezdeki sorumluluğumuz anneler. Cennet boşuna ayaklarımızın altına serilmedi, bir bedeli olsun. İyi ki annelere diyorum ben, çünkü babada bu potansiyel yok. Fıtri olarak bu yeterlilik yok çünkü kadın keşfedendir, erkek öğrenendir. Varsa bir şey taklit eder uygular ama kadın olmasa da onu keşfeder. Böyle bir yeterliliği var dolayısıyla cenabı-ı hakkın adaletini çok net görüyoruz. Burada yapılacak şey çocuk eğitimi nerden başlar? Çocuk eğitimi anneden başlar. Hatta annenin ergenlik çağından başlar diyoruz. Neden ergenlik çağı? Çünkü bir anne belli bir yere kadar gelmiştir. O çocuğun fıtratını bozmadıysa ergenlikte bize bir kaza namazı dönemi verilir. Aileden getirdiklerini, ihtiyaç duyduklarını ve potansiyelini fark ederek tekrar kendini inşa etme sürecine girebilir ergen. Bu ergenler tepki gösteriyor, asi davranıyor diyorsunuz ya, asıl ben bunları çok seviyorum. Çünkü şu mesajı veriyor bize. Kalıplarına sığmayacağım mesajını veriyor. Ben bir bireyim önce kendimi inşa edeceğim. Biz çok seviyoruz, anneler böyle şikâyetle, bitmiş bir şekilde geliyor, biz böyle gözlerimiz pırıl pırıl çok şükür normal birisi geldi diyoruz. Bu ergenlerin sorun üretmesi gerekiyor anlamına gelmiyor ama diyoruz ki burada bir şeyler var. Yani bunun üzerinde çalışılabilir. Burada gidişatı adaletle karşılamayan bir birey var. Dolayısıyla onunla çalışılabilir. Burada bizi rahatsız eden nedir? Üsluptur. Biz üslup üzerine çalışırız. Yani annelerin aslında çok da çocuğun tepkisinden rahatsız oldukları söylenemez. Daha çok orada üslup konusunda. . . Birey olduğunun farkında. . . Ben oldum diyene söylenecek bir şey yoktur. Yunus Emre’nin zikri neydi? “Bilmiyorum”du. Yani bilmiyorum diye diye insan, biliyor noktaya gelir mi? Çünkü biz biliyorum dediğimiz noktada herhangi bir konuda, beyin sürecini tamamlıyor, uykuya geçiyor. Artık orada yapılacak bir şey yok. Ben buraya geldim dediğinizde siz hala yol bakar mısınız? Kapıya gelene kadar gözleriniz yanlış yola girmeyeyim. Acaba bu yola girmeli miyim diye aktif bir süreciniz var ama buraya girdiğimiz anda yolu görmüyoruz bile. Beyinin de böyle bir sistemi var. Biliyorum dediğinde kapanıyor. Bir de iki soru daha sorduğumuzda: Nedeni, niçini sorduğumuzda beyin kapanıyor. Beynin işlevselliği içerisinde bunun karşılığı yoktur. –
Onların yerine ne soracağız?

“Nasıl?” Yani sorgulama. Neden benim başıma geldi. O kadar büyük bir paradoks ki bu, “neden?”. Anneni babanı, muhatap olduğun, sokakta karşılaştığı bütün insanları tek tek incelemek senin üzerindeki etkilerini incelemek, Hz. Âdem’le Havva’ya kadar gider bu iş. Buna da bir ömür yetmez. Tasavvufi bir kaide vardır: “Nedeni niçini bırakmayan vuslata asla eremez” diye. Yani buradaki nasıldan kasıt ilkeyi benimsemek, ilkeyi fark edebilmek ve bu ilkeyi hayatın içerisinde aktif hale getirmek… İlke ne idi? İlke güzel ahlâkın nüvesiydi, tohumuydu. Bir insan bir konuda güzel ahlâkın ilkesini bilmiyorsa o konuda ahlâkını güzel hale, olgun hale getiremez. Tıpkı çocukta, yaramazlık yapmayın genel kavramı vardır. Yani çocuk için şu anda ben size felsefenin en üst boyutundan bir metin versem ne anlıyorsanız yaramazlık yapmayın dediğinizde de çocuğun anladığı o. Onun için bir tanımlayıcı durum değildir. Yaramazlık yapmayın ne demek? Bize göre yaramazlık ne ise o zaman onu söyleyelim. Bizim çocuklar 2-3 yaşlarındaydı bir gün yaramazlık yapmayın diyorum böyle hızla çıkıştım, bir telaşım vardı kestirmeden gideyim dedim. En kestirme metottur ya! “Yaramazlık yapmayın.” Anne rahatlıyor. Döndüler “yaramazlık ne demek?” diye sordular. Hadi çık işin içinden şimdi yaramazlık ne? Hangi davranış, gürültü yapmayın mı demek istiyorum. Zaten yapmayın dediğinizde çocuk onu kodlar çocukta ma me eki yoktur. Onu hedef olarak belirler. Tıpkı biz kendimizle ilgili bir şey dediğimizde bir daha asla bunu yapmamalıyım dediğimizde beyin onu böyle almaz. Sizin egonuzu onu yapmak üzere programlar. İki gün sonra onu yaptığınızı görürsünüz. Ne yapmanız gerekiyorsa onu söyleyin. Bir daha geç kalkmamalıyım değil erken kalkmalıyım. Olumlu. Engelleyici değil yönlendirici bir metotla yaklaşmalıyız. Tasavvufta “Ben” diye başlayan cümleler kurulmaz. Neden biliyor musunuz? Çünkü bilinçaltı tetiktedir, ben diye başladığınız bütün cümleleri hedef haline getirir. Bütün hepsini hedef haline getiriyor, ne söylüyorsanız yani, ego haline getiriyor, mesela ben bundan nefret ederim. Onu yaparsınız, kınadığınla kınanırsın. O noktaya gelirsin ya da ben idealist bir insan olacağım. İdealist bir insan olur. Onun için ağzımızdan çıkanı kulağımızın çok net duyması lazım, beyin bunları otomatik olarak hedef haline getiriyor. Evet, biz neymişiz? Bir sistemmişiz. Duygusal motivasyon olmasaydı kimse sırf sorumluluk için evlenmezdi. Bir duygusal motivasyon lazım güçlü bir motivasyon lazım. Ne zamana kadar? Evliliği kabul ettirme, eğer o duygusal körlük olmasaydı kimse evlenmezdi. Bile bile ladesi kolay kolay kimse söylemezdi. Bir duygusal motivasyon lazım. Duygusallık dürtüsellik demektir. Duygusallık dürtüselliktir. O anda ne hissediyorsanız mantık süzgecinden geçirmeden harekete geçmek bu bir rahatsızlıktır. Tedavi edilebilir, ediliyor da. Uç boyutta olunca tedavisi de zorlaşabiliyor. Duygulu olmak ne demektir? Üç boyutlu insan olmak demektir. Ama bunlar duygu, düşünce ve davranış bir bütünlük içerisindedir. Duygunuz bir şeyden nefret ediyorsa davranışınız, sanki o sizin idealiniz gibi yapamaz. Duygu, düşünce, davranış bütünlüğü oluştuğu anda ki eğitimde biz buna bütünlük ilkesi diyoruz, o zaman insan gerçekten vardır. Ve hangi davranışta bu üçünü bir araya getirirsek, o üçünü bir araya getirdiğimizde artık o bizim ahlâkımıza dönüşmeye başlar. Duygulu olduğumuzu, ilişkilerimize bakarak anlayabiliriz. İlişkilerimiz sevecen ve geliştiriciyse duygulu, ilişkilerimiz çok fedakâr olmamıza rağmen çatışmalı ise duygusalız. Duygu, o işi motive etmek için kişinin yakıt deposudur. Duygusallık o iş bitmiştir sen hala oralardasın. Genelde fıtrat olarak kadın duygu merkezlidir, erkek mantık merkezlidir. Duygu duygusallığın terbiye edilmiş halidir.

Davranış Bilimci Semiha Bahadır