En Mütevazı O (SAV)

d53bj96

Peygamberlerin, salihlerin ve velilerin ahlâkı olan tevâzû, her varlığa, layık olduğu muameleyi göstermek, kendini büyük görmemek, nefsi edep yolundan çıkarmamaktır. Zira din, bütünüyle edeptir. Müslüman Rabbine de, bütün yaratılmışlara da edeple muamele eder. Rabbini ve kendini bilende kibir, aşırılık, cimrilik, bencillik ne gezer!

“İnsanları (küçümseyip) yanağını bükme/yüz çevirme ve yeryüzünde şımarık yürüme! Çünkü Allah, böbürlenen ve kendisini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.”[1]

Hadis-i şerifte de kalpteki kibrin, hardal tanesi kadar da olsa cennete girmeye engel olduğu belirtilir. Şeytanı ebediyyen cehenneme sürükleyen her ne kadar hardal tanesi kadar küçük olmasa da lanete uğratan sebep kibri oldu.

Bize düşen yüceliğin Hakka ait olduğunu bilip O’nun karşısında boyun bükmektir. Kim bilir belki de toprak gibi mütevazı olmakla Allah katında yücelik elde edilecektir. Rahmetli Hacı Bayram Camisi imamı Zekâî Efendi, bir levhaya eski harfle,”Hîç” yazmış ve “İşte bu benim kartvizitim!” diyerek aczini kabul edip tevâzûu göstermiş.

Cemil Meriç de: “İlimler tevâzû ile başlar.” der. İlim yolcusu bu yolda ilerlerken öğrendikçe öğrenilecek şeylerin çokluğunu fark eder ve bir kez daha acziyetini kabul ile tevâzû eder. Tabii “Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz. ”

“Rahmân’ın (has) kulları o kimselerdir ki yeryüzünde mütevazı bir şekilde yürürler ve cahiller kendilerine laf atarsa (tartışmayıp): “Selametle (hoşça kal).” de(yip gider)ler.”[2]

Yine Allah-u Teâla(cc), azameti karşısında acizliğini fark edip tevâzû gösteren, diğer insanlara, mahlûklara tekebbür etmeyen kullarının namazını kabul edeceğini, üstelik onların dualarına da icabet edeceğini, böyle bir kulun kendi katında, cennetler arasında Firdevs-i A’lâ’nın şan, şeref ve izzetinin yüksekliği gibi olduğunu bildirir.

Secde, tevâzûun en güzel göstergesi…

Tevâzû; küçüğün büyüğe değil, büyüğün küçüğe karşı; fakirin zengine karşı değil, zenginin fakire karşı; câhilin âlime karşı değil, âlimin câhile karşı; kısacası, varlık içindekinin yokluk içindekine karşı takınması gereken soylu bir davranış biçimidir. Bir alt seviyede olan insan, bir üst seviyedekine karşı alçak gönüllülük değil, kendi seviyesine kadar indiği için, minnet duygusu içinde hürmet gösterir.

Tevâzû; bir davranış biçimi ve karakter ölçüsüdür, insanın kendine güven duygusunun eseridir.

Tevâzû; insanın içinde bulunduğu makam, mevki ve rütbenin îcâplarından sıyrılıp muhatabının seviyesine inme tavrıdır.

Tevâzû; gerçek büyüğün, büyüklüğünü gizleyip küçüklük kisvesine bürünme üslûbudur; onun küçükle küçük, büyükle büyük olma hâlidir. [3]

Hz. Ali (ra) : ” Üç şey vardır ki, tevâzûun başıdır. ”der. Kişinin rastladığı kimseye önce selâm vermesi, Meclisin aşağı yerinde oturmaya razı olması, Riyâ ve gösterişten hoşlanmaması.[4]

Sevgili Peygamberimizin(sav), kendilerine hükümdar peygamber mi, kul peygamber mi olmak tercihi sorulduğunda kul peygamber olmayı tercih etmeleri tevazuun en güzel örneği olsa gerek.

Her güzel sıfatın en yüce hali Efendimizin(sav) hayatında anlam kazanıyor. Tevâzûda da zirve olan Efendimiz a.s kendisini davet eden, köle olsun hür olsun her davete icabet ederdi. İkram bir hurma ve ya bir miktar sütte olsa güler yüzle hediyeyi kabul eder, kendisi de mukabele eder ikramlarda bulunurdu. Başkalarına hizmet gördürmeyi sevmezdi. Kendisini güneşten gölgelemek için başına mendilini geren kimseye, adamın elinden mendili aldıktan sonra “ Ben de sizin gibi bir beşerim” buyurmuşlardır.[5] Elinde taşıdığı şeyleri almak isteyenlere: “Bir şeyin sahibi onu taşımaya daha çok layıktır.” buyururdu. (Tebaranî, Ebu Ya’lâ, Heysemî) Elini tuttuğu kimse elini çekmeden kendileri elini çekmezlerdi. Bir kimse kulağına eğildiği zaman o kimse ağzını Resûlullah’ın kulağından uzaklaştırmadıkça Efendimiz(sav) kulağını uzaklaştırmazdı.[6]

Hz. Ömer’in Efendimizin(sav) tevâzûu hakkındaki rivayetleri şöyledir: “ Adamın biri- hatırlıyorum ki- Peygamber Efendimiz’i üç kere çağırdı. Peygamber Efendimiz her üçünde de adama: “Efendim” diye cevap verdi.[7]

“Ne mutlu şeref ve dinînden bir şey kaybetmeden tevazu gösterene!” (Beyhakî, Tebaranî, Süyutî) diyerek insanlara makam ve mevkilerine göre davranmamanın önemini ifade etmişlerdir. Ayrıca kendileri için de özel ilgi gösterilmesinden hep kaçınmışlardır. Hz. Aişe’ye Efendimiz(sav)’in eve gelince ne yaptığı sorulduğunda: “ O da bir insandı. Elbisesini temizler, davarını sağar ve kendi hizmetini yapardı” bir başka rivayette ise: “ Herhangi birinizin evinde yaptığı gibi O da ayakkabısını yamar ve elbisesini dikerdi” demişlerdir.[8]

İbn-i Abbas (ra)’da Efendimizin tevâzûu hakkında şöyle der: “ Peygamber Efendimiz ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir kimseye sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu bizzat kendisi hazırlar ve bir kimseye sadaka vermek istediği zaman kendi eliyle verirdi.”[9]

Rasûl-i Ekrem Efendimiz bir gün ashâbına: “Bana ne oluyor ki, sizin üzerinizde ibadet zevkini görmüyorum! ” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm: “O nedir?” diye sorduklarında Efendimiz şöyle cevap verdiler: “Tevâzû, (yani) alçakgönüllülüktür.”[10] (Başka bir hadiste ise ibadetin şirinliği olarak geçer.)

Hikmet ehlinden birisine: “Hased edilmeyen bir nimet ve sahibine acınmayan bir belâ biliyor musunuz?” diye sorulunca şu cevabı verir: “Evet, haset edilmeyen nimet tevazu, sahibine acınmayan bela da kibirdir.”

Dünyada ve ukbada en güzel mükafatlara erişmek için güzel ahlak sahibi olmak zorundayız. Peygamber ahlakı olan tevâzû konusunda da Efendimizi, ashabını, Allah’ın müttaki ve mütevazı kullarını örnek almalıyız. Bu yolda niceleri mallarını mülklerini harcadı, kimileri tuvaletleri temizledi, kimileri makamlarına bakmadan sokaklarda ciğer sattı. Bütün gaye cennete girmeye engel olan kibirden kurtulmak, nefsin oyunlarından feraha çıkmaktı. Bizler de Allah’ın (c.c.) varlığını, kudret ve azametini, nefislerimizin aczini kabul ediyor, O’na yöneliyoruz. Bugünden sonra, Allah’ın sevdiği işlerle uğraşarak, sevdiği kulları arasına girmeyi yüceler yücesi Rabbimizden niyaz ediyoruz.

Tülay Toros



[1] Feyzü’l Furkan, Lokman Sûresi, 18

[2] Feyzü’l Furkan, Furkan Sûresi, 63

[3] Şahver Çelikoğlu, Şemâil-i Şerîf, s. 316

[4] M. Yûsüf Kandehlevi, Hayâtü’s-sahabe, C. 3, S.173

[5] M. Yûsüf Kandehlevi, Hayâtü’s-sahabe, C. 3, S.157

[6] a. g. e s 128

[7] a.g.e, s 156

[8] a.g.e, s 159

[9] a.g.e, s 159

[10] a.g.e