Emr Olunduğun Gibi

Screenshot_2013-04-26-19-42-33-2

FAHR-İ KÂİNAT (SAV) EFENDİMİZİ İHTİYARLATAN AYET
“EMR OLUNDUĞUN GİBİ İSTİKAMET ÜZERE OL! ”

İstikamet kelimesinin düz bir çizgi gibi dosdoğru yol hakkında kullanıldığı ve bundan dolayı hak ve hakikat yoluna “sırat-ı müstakim” denildiği ifade edildikten sonra istikametin insanla ilgili olarak “dosdoğru yol üzerinde sapmadan ilerlemek” demek olduğu belirtilir.[1]
Kuran-ı Kerim’de aynı kelimenin isim ve fiil olarak birçok yerde geçtiği görülür.

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“O halde sen (Resûlüm!) Beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, sana emredildiği gibi, istikamet üzere (dosdoğru) ol. Aşırı gitmeyin (asla ilâhî hududun dışına çıkmayın). Çünkü O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. [2]

Ayet-i Kerimesinden başka Hud-56, Fussılet-6 ve 30, Maide-68, Bakara-143 ayetlerini de sayabiliriz.

İstikamet kelimesi tefsir kitaplarında “samimi ve kararlı bir imanla hak ve hayır yolunda istikrarlı, dengeli bir hayat sürme” şeklinde açıklanmaktadır.

Ayet ve hadisteki istikamet kelimesinin öncelikle tevhid inancında kararlılığı ifade ettiği belirtilmektedir. Nitekim Taberi’nin zikrettiği bir rivayette Rasulüllah (sav), Fussılet Suresi 30. ayetini okuduktan sonra, “Rabbimiz Allah’tır” diyerek iman eden insanların önemli bir bölümünün daha sonra küfre döndüğünü söylemiş, ardından da şöyle demiştir: “Her kim imanla ölürse işte o istikamet sahibi olanlardandır.”

Fahreddin Razi ayetteki “Rabbimiz Allah’tır diyenler”  bölümünün iman ve ikrarla, “istikamet üzere olanlar” bölümünün de iyi ve güzel işlerle ilgili olduğunu düşünmek daha doğrudur demiştir. Razi  bu ayeti açıklarken insanın manevi bakımdan yeterli olabilmesi için kesin bilgi ve iyi davranışa sahip olmasını hatırlattıktan sonra bütün bilgilerin başında Allah’ı bilmenin (marifetullah) geldiğini, öyleyse bu ayete göre insanın yetkinliğinin Hakk’ın zatını tanıyıp O’nun yolunda bulunmaya, bu yolda iyilik etmeye bağlı olduğunu belirtir. Bütün iyi davranışların vazgeçilmez şartı, ifrat ve tefrite sapmadan istikrarlı ve dengeli bir şekilde orta yolu takip etmektir.

Vazifesinin tebliğ olduğunun bilincinde olan Hz. Peygamber(sav),  Emredildiğin gibi, istikamet üzere (dosdoğru) ol.” ayeti geldiği zaman çok etkilenmişlerdir.

Fahreddin Razi, bu emrin itikadi ve ameli hükümlerin tamamını kapsadığına işaret ederek bu konularda her türlü aşırılıktan uzak bir şekilde yaşamanın zorluğuna dikkat çeker. Ona göre Hz. Peygambere, aynı zamanda İslam dininin çok önemli bir ilkesinin ortaya konduğu bu ayettekinden daha ağır bir görev yükleyen başka bir ayet gelmemiştir.[3]
Peygamberlerin üzerlerine yüklenen ağır görevden dolayı istikamet üzere olmaları zaten bir zaruretin ifadesidir. Vahiy, peygamberlerin gidecekleri yolları aydınlatır, onlar vahyin ışığında yürürler.[4] Hz. Peygamber de Risalet vazifesini yaparken ve Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ederken örnek olması bakımından bunları bizzat yaşayıp kendi üzerinde temsil edip gösteriyordu.  Allah onun hakkında “Sen sırat-ı müstakim üzeresin” buyurduktan sonra artık onun istikamet üzere olduğunda zerre kadar şüphe yoktur.

Ebu Bekir (ra)’in “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yaşayanlar” ayetini, başkasına yönelmeyenlerdir diye tefsir etiği gibi, istikametin aslı kalbin tevhid üzerinde istikametli olmasıdır. Kalb ne zaman Allah’ın marifeti, haşyeti, korkusu, sevgisi, iradesi, ümidi, duası, ona güveni ve ondan başkasından yüz çevirme üzerine istikamette olursa, azaların hepsi de ona taat üzere istikamette olur, çünkü kalp azaların kralıdır, azalar onun ordusudur, kral istikamette olursa ordusu ve raiyyeti de istikamette olur. Kalbten sonra azalardan istikametine riayet edilenlerin en büyüğü dildir, o kalbin tercümanı ve onun sözcüsüdür. Bunun için Peygamber (sav)Efendimiz, istikameti emrettikten sonra dili korumayı tavsiye buyurdu. Ahmed ibni Hanbel’in Müsned’inde Enes (ra)’den Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Kulun kalbi istikamette oluncaya kadar imanı istikamette olmaz, dili istikamette oluncaya kadar da kalbi istikamette olmaz” Tirmizi’de Ebu Said el-Hudri (ra)’den rivayet edildi ki: “Adem oğlu sabahlayınca azaların hepsi dile derler ki: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork, biz ancak seninleyiz, sen istikametli olursan biz istikametli oluruz, sen eğrilirsen biz de eğriliriz.”

Özetleyecek olursak; İstikamet, müstakim olmak, doğru dürüst davranmak, istenilen, murad edilen şekilde hareket etmektir. Bu da Allah’ın vahdaniyet ve rububiyetini tasdik ve ikrar edip, şirke dönmeksizin o ikrarda sabit olarak bu imanın gerektirdiği şekilde yaşamaktır. Bu yol ifrattan ve tefritten uzaktır. Yolcusunu itidal üzere muhafaza eder.

İstikamet, genel manasıyla bir hedefe tereddütsüz, tezatsız ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir. Hikmet ehli zatlar istikameti anlatırken şöyle demişlerdir: “Bir kişi istikamet sahibi oldu mu dağ gibi müstakim olmalıdır. Çünkü dağın dört önemli özelliği vardır: Sıcaktan erimez, soğuktan donmaz, rüzgardan devrilmez, sele kapılıp gitmez.”

Ashab-ı Kiram’dan biri Rasulullah Efendimize (sav)’e gelerek: “Ya Rasulallah, bana tutunacağım bir iş söyle.” dedi. Rasulullah Efendimiz (sav) buyurdu ki: “Rabbim Allah’tır de, sonra müstakim ol.” Bunun üzerine sahabi sordu: “Benim hakkımda en korkacağın nedir?” Rasulullah Efendimiz (sav) kendi dilini tutarak: “İşte budur!” buyurdu.

Kur’an -ı Kerim’de bir diğer ayet-i celilede, Rabbimiz Allah deyip, sonra da dosdoğru yaşayanlara hiç bir korkunun olmadığı, onların mahzun da olmayacakları bildirilmiştir. Onlar sahih iman ile salih ameli hayatlarında mezcetmiş kutlu kimselerdir.

İstikametin tasavvufî boyutu, yaradılıştaki masumiyet ve safiyeti tahrip etmeden, hasara uğratmadan muhafaza edebilmektir. Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs edebe, kalp ise ruhaniyet ve Ahlâk-ı Muhammediyye’ye yaklaşır. O zaman sırlar ayan olmaya başlar. Rabbül Alemin gayelerin gayesi haline gelir. Mâsivâ gücünü kaybeder. Kul, Hakk’a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medar olacak bir muhtevaya bürünür, dahil olur.

Allah’ın en sevgili kulu, ama Allah’a da en güzel ibadet eden, en candan ibadet eden, en yüksek seviyede, en yüksek şuurla, en büyük irfanla ibadet eden bir kul… Kul, ama emsalsiz bir kul. Yakut da bir taş ama kıymetli bir taş, kıymetli taşların da en kıymetlisi; onun gibi. Buna rağmen, saçının sakalının ağarması; Hud Suresi’nin içindeki mânâlardan, sûrelerin mâhiyetinden, sûrelerin içindeki emirlerden, anlatılan konuların öneminden… Hem kendisi, “Cenâb-ı Hakk’a daha iyi kulluk yapayım!” diye; (Efelâ ekûnü abden şekûrâ?) “Allah’a çok şükreden bir kul niye olmayayım?” diye, gayretinden dolayı böyle endişelenmiş olabilir. Hem de ümmeti nâmına endişelenmiş olabilir. Çünkü ümmetine şefkati, merhameti, sevmesi, koruması, ümmetine gelecek felâketlerden üzülmesi, ümmetinin üzerine titremesi ayetlerle sabit… Tabii, oradan da bu ihtiyarlaması, saçının sakalının ağarması, ümmetini cehennemden korumak, cennete girmelerini sağlamak için gayreti, telâşı artmış oluyor.

Rasûlullah SAS habîbullah iken bu kadar telaşlanır, gayretlenir, ihtimam ederse, ibadete gayret ederse; bizim gibi her nefes alışverişinde nice nice kusurları, hataları olan insanların, o hatalarını affettirmek için, elbette çok daha fazla gayret etmesi lâzım! Hatalarını düşünüp, Cenàb-ı Hak’tan affını dilemesi lâzım! Burada bizim için çok büyük ikâz var, ibret var.

Rasûlullah Efendimiz bu sûreleri okuyarak telaşlanmışsa, saçı sakalı ağarmışsa; bizim artık sabahtan akşama, akşamdan sabaha ağlamamız lâzım! İnsafa gelmemiz lâzım, iyi kul olmaya çalışmamız lâzım!

İslamsız istikamet olmadığı gibi, imansız da hayat olmaz. İstikametini kaybeden birey ve toplumlar, dengesini kaybedip düşen ve kırılan cisimlere benzer.

“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi haktan çevirme.” Amin.

Fatma Tamer

 


[1] (el-Müfredat, s. 416–418)

[2] ( Hud 11/ 112)

[3] (M. el-Ğayb, XVIII, 71–72

[4] Elmalılı, II, 78