Emin Olasın!

Ne güzel nimettir: “Muhakkak ki sen (Ey Habib-i Edibim), yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 4) ayet-i kerimesiyle övülmüş bir Peygamberin ümmeti olabilmek, O’nu hayatına rehber edinebilmek… Model insan, kılavuz, yol gösterici bir Resulün izine tabi olabilmek.

Hz. Aişe’ye ( ra) Rasülüllah’ın ahlakı sorulduğunda da:

“O’nun ahlâkı Kur’an’ın kendisiydi” buyurmuş ve ardından Mü’minun Suresi’nin ilk dokuz ayetini okumuştur:

“(1-9) Mü’minler muhakkak felâh bulmuş (umduklarına ermişler)dir. Onlar (o mü’minler) ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Onlar ki namazların(ı vaktinde ve gereğince kılmay)a devam ederler.”[1]

Eminlik, mümin olmanın gereğidir. Zira mümin kelimesi tanımında “emin olma”yı ihtiva ettiği gibi “kendinden emin olunmaya” da işaret eder.

Peygamber Efendimiz (sa): “Mü’min elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir.”[2] buyurarak bizzat güvenilir olmanın önemini vurgulamıştır.

Yine kendisine: “İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sorulduğunda:

“Kalbi mahmum olan her mü’mindir.” demiştir. “Ya Rasulallah, kalbi mahmum olan ne demektir?” diye soran sahabiye cevabı: “Kalbi mahmum demek, muttaki, kalbinde hile olmayan, zulüm, gadr, kin ve haset bulunmayan tertemiz mü’min demektir”  olmuştur.[3]

Âlemlere Rahmet Efendimiz (sav)’in hayatına baktığımızda onun “Emîn” oluşunun İslam’ın yayılmasındaki rolü dikkatleri çekmektedir.  Risaletinin öncesinde de sonrasında da bu güzel ahlakının pek çok örneği mevcuttur.

Nitekim bi’setinin ilk döneminde akrabalarını ilk tebliğ için toplayıp:

“ Size şu dağın ardında bir ordu var desem inanır mısınız?” dediğinde aldığı cevap:

“Evet, nihayetinde senin yalan söylediğini hiç görmedik” şeklinde olmuştur.

O tertemiz elçiye pek çok iftira atmaya yeltenseler de asla yalancı, güvenilmez, vefasız diyemediler. Güvenip kimseye emanet edemedikleri en kıymetli varlıklarını hiç düşünmeden ona teslim ettiler. Medine döneminde dahi ehli kitap aralarında çıkan anlaşmazlıklarda O’na güvenip, O’nun alacağı karara itimat edeceklerini ilan ettiler.

O’nun güzel ahlakına düşmanının şahitliğinin örneklerinden biri de Rum kralının huzurunda yaşanmıştır. Şöyle ki:

Peygamber Efendimiz’in İslam’a davet mektubu gönderdiği Rum İmparatoru Herakliyus merak etmiş ve mektubu gönderen Hz. Muhammed (sa) hakkında bilgi toplamak istemişti. Suriye’de ticaret niyetiyle bulunan ve henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan ve arkadaşları kralın huzuruna getirildi. Kral, Allah Rasülü hakkında 12 soru sordu. Bunlardan en dikkat çekici olanları:

Peygamberliğini ilan etmeden önce kendisini yalanla suçladığınız oldu mu?

Ebu Süfyan: -Hayır

Verdiği sözden caydığı olur mu?

Ebu Süfyan:- Hayır.

Bunun gibi bütün sorularının cevabını alan Herakliyus “Bu anlattıkların Peygamberlerin özelliklerindendir.” diyerek hayranlığını ifade etmiştir. Mekke’nin fethiyle Müslüman olan Ebu Süfyan yıllar sonra o günü anlatırken “Arkamdaki arkadaşlarımın beni yalanlamayacağını bilsem vallahi yalan söylerdim.” demiştir.[4]

İnsanlığın tek önderi Hz. Muhammed (sa) hakkında düşmanının dahi böylesine memnun edici şahitlikte bulunması O’nun “EMİN” oluşunun nasıl bir örneklik teşkil ettiğini bugün bile bize anlatıyor. İşte günümüz Müslümanları olarak bir türlü beceremediğimiz, değil düşmanımıza dostumuza dahi her daim veremediğimiz o itimat duygusu… Tebliğden ziyade temsilin önemini nasıl da ortaya koyuyor.

Endonezya’nın Müslüman oluş hikâyesini duymuşsunuzdur. Kul hakkına riayette hassas davranan, kendi aleyhine de olsa alışverişte ölçüye dikkat eden erdemli tacirlerin kelebek etkisi bugün koskoca bir İslam topluluğunun doğmasına vesile olmuştur. Yine diyoruz ki halimizle yapacağımız tebliğ, kavlimizden çok daha etkili olacaktır. Hele bu kokuşmuş, sevgisiz, güvensiz, kalabalıkların içinde yapayalnız kalmış zamane insanına sunulacak güvenli bir el ne kadar kıymetlidir. Âdeta okyanustaki bir kurtuluş adası gibi. Hepimizin o ele ihtiyacı var. Birliğe, sıcacık dostluklara, sığınacak limanlara… Ne hikmettir ki bir araya gelindiğinde yine şikayet eden de bizleriz.

“Artık kimseye güven kalmadı”, “güvendiğim dağlara kar yağdı”, “güvendiğim dallar elime geldi”, “güvenme dostuna, saman doldurur postuna”, “bu devirde babana bile güvenmeyeceksin”…Ne kadar dostluktan uzak ve insanı umutsuzluğa götüren kavramları dilimize pelesenk etmişiz.

Oysa bize böyle mi anlatmışlardı sahabeyi, muhacir-ensar kardeşliğini. Hani diğergâmlık vardı Müslümanın ruhunda? Nereye kayboldu? Her daim kardeşini, nefsine tercih eden Müslümanlıktan uzaklaşıp da nasıl bu kadar bencil, hodbin, duyarsız insanlara dönüştük?

Önce o güzel duyguları kaybettik, ardından ne biz birine güvenir olduk ne de başkası bize…

Biliyoruz ki şikâyet ehli olmak, pasif Müslüman olmak bize yakışmaz. Doğrusu, pasiflik, edilgenlik Müslümana yakışmaz. O halde neden iyiliği bekleyen değil de başlatan olmayı hedef edinmiyoruz kendimize.

“Mümin sadece rahmettir. Onunla yürürsün sana menfaat verir. Ortak olursun sana menfaat verir. O her hâlükârda fayda getirir. ”[5]

Yâr olup da bâr olmamak değil miydi bizim düsturumuz! Öyleyse özümüze dönme vaktidir. Güven veren, eman ehli bir mü’min  olmak için gayret etmeliyiz. Bir mü’minin gönlüne sürur veren, bir kardeşinin derdine sırdaş olan, yalnızlara yoldaş olan neden biz olmayalım. Belli ki o zaman anlayacağız aslında güvenilecek nice güzel insanların kucaklarını açmış bir şekilde bizi beklediğini.

Çünkü “Müminin kalbi tertemizdir, o kalbin içinde pırıl pırıl yanan bir lamba vardır.”[6]

Kalplerdeki o tertemiz tevhit nuruna ulaşmak, Hakkın rızasında buluşmak, eman ehli bir toplulukla güzel günlere kavuşmak duasıyla…

Nuran Aydınlı

 

[1] Şahver Çelikoğlu, Esmâü’l Hüsna Şerhi c.1, s.31 (İmam Nevevi’nin rivayetiyle)

[2] Buhari, İman, 4/10; Müslim, İman, 65/162.

[3] İbn Mace: İhyâ, c.6 s.144

[4] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c.1, s. 263

[5] Ramuz el Hadîs, c.1, s.231

[6] İbni Mace : İhyâ.c.6, s.36