Emannameler

                                                                                  Zeynep Dağınık

Eman; Arapça “emn” kökünden türemiş bir sözcük olup güven, güvence, güvenlik anlamlarına gelmektedir. İslam hukukunda ise “İslâm ülkesine (dârü’l-İslam) girmek veya İslâm ordusuna teslim olmak isteyen yabancı gayrimüslime (harbî) can ve mal güvencesi sağlayan taahhüt veya akdi ifade eder.”[1] Müste’min, eman isteyen, müste’men ise eman verilen kişiye verilen isimdir. Müemmin ise eman veren kişiye denir.

Eski Türkler’de eman geleneğinin var olduğuna dair kesin bilgi mevcut olmamakla birlikte; Dede Korkut Kitabı’nda geçen “aman” kelimesiyle kast edilen mananın emana yakın olduğu belirtilmiştir. Yine eski çağlarda tapınaklar, havra ve kiliseler güvenli yerlerdi ve sığınma ihtiyacı olan kişilerin başvurduğu mekânlardı. Arap toplumunda eman verme geleneği İslâm öncesi döneme kadar uzanmaktadır. Kabileler arası savaşlarda belli şahıslar ve gruplara sığınması durumunda insanlar bağışlanmış ve güvende kalmışlardır.[2] Yeryüzünde yapılan ilk ibadet yeri olan Kâbe, Mescid-i Haram ise Müslümanların kutsal mekânı olup, insanların kendilerini emniyette hissettiği önemli bir mabettir. Kurân-ı Kerim’de çeşitli ayetlerde Allah’ın evi olan Kâbe’nin emniyetli bir yer kılındığı hakkında bilgiler bulunmaktadır.[3] Ayrıca Mekke’nin fethi sırasında Hz. Peygamber (sav) Mekke’nin harem yani güvenli belde olduğunu, Mekkeliler’e eman verildiğini ve umûmî af ilân edildiğini belirtmiştir. Mekke evleri ve arazisi Mekke’nin fethi için savaşan gaziler arasında paylaşılmayıp sahiplerinde bırakılmış, hatta muhacirlerin evleri bile onları yurtlarından çıkaran insanların elinde kalmıştır.[4]

Eman, yazılı belge şeklinde de verilebilirdi buna emannâme denirdi. Siyer kaynaklarında anlatılan hicret sırasında yaşanan bir olay neticesinde de Peygamber (sav) Sürâka b. Mâlik el-Müdlicî’ye deri bir parşömene yazılmış bir eman vermiştir. Kureyş, Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yol alan Peygamber (sav)’in izini bulmak ve onu yakalayarak Kureyş’in koyduğu büyük ödülü kazanmak isteyen Sürâka’nın yaşadığı olaylar sebebiyle pişman olarak Peygamber (sav)’den eman istemiştir. Daha sonra Mekke’nin fethi sırasında bu belgeyi gösteren Sürâka’ya “Bugün vefa ve iyilik günüdür” diyerek emana aykırı davranılmayacağını ifade etmiştir.[5] Yine İslam fetihleri sırasında zaman zaman düşmanlara canlarına, mallarına ve mabetlerine dokunulmayacağı konusunda emannâmeler verildiği kaynaklarda anlatılmaktadır. Savaş sırasında eman verilen gayrimüslim kişilerden daha sonra cizye alınarak zımmî hukukuna göre muamele edilmiştir.[6] Daha sonra İslâm devletlerinde yaşayan ehl-i kitap için emannâmeler/ahidnameler verilmiştir. Yoğun fetih hareketlerinin olduğu Hulefâ-yi Râşidîn döneminde özellikle Hz. Ömer döneminde Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Filistin gibi yerlerin fethi sırasında oralarda yaşayan gayrimüslimlere emannâmeler verilmiştir.[7]

Osmanlı Devleti’nde de eman geleneği İslâm’a dayanmaktaydı. Ancak farklı milletlerden oluşan ve çeşitli devletlerle olan münasebetleri sebebiyle, Osmanlı’da eman daha geniş bir içeriğe sahip olmuş ve yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Osmanlı Devleti bir beldeyi, kaleyi vs. fethettiği zaman bölge halkı için dokunulmazlık güvencesi niteliğinde bir emannâme verirdi. Osmanlı kaynaklarında emânname, eman fermanı gibi ifadelere çok rastlansa da bunlar genellikle savaş sonunda gayri Müslimlere verilen ahidnâme, zimmet taahhüdü, menşur veya berat niteliğindeydi. Mesela, Sultan II. Mehmed’in İstanbul’u fethettikten sonra Galata’da yerleşmiş bulunan Cenevizlilere verdiği emannâme ahidnâme adıyla da zikredilmiştir. Galata halkına kaleyi savaş yoluyla değil de sulh yoluyla teslim etmelerinin ardından kendilerine can ve mal güvencesi ve dinî, idarî ve ticarî bazı ayrıcalıklar verilmiştir. Böylece Galata, fetihten önce önemli bir ticarî merkez olma özelliğini fetihten sonra da devam ettirebilmiştir.[8] Tarihçiler arasında tartışmalı olan bu emannâmenin aslı mevcut değildir ancak sûretleri ve tercümeleri vardır. Paris Bibliotheque Nationale’de yer alan bir sûrette Cenevizlilere verilen emannâmenin orjinalinin Rumca olduğu ve üzerinde padişahın tuğrasının bulunduğu ifade edilmiştir.[9] Cenevizlilere verilen bu belge daha sonraki asırlarda bütün Katoliklerin temel aldığı, güvendiği bir belge olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed döneminde daha birçok fetihler yapılmış ve bunlar sonrasında da zaman zaman ahidnâmeler verilmiştir. Osmanlı dönemine ait belgelerde “eman”, “eman vermek” ifadesinin yanı sıra barış yoluyla teslim anlamına gelen “vire ile teslim” ifadesi de kullanılmıştır. Mesela, kimi zaman kalelerin fethi sırasında kalenin teslim şartlarını içeren “vire kâğıdı” yani eman verilmiştir. Emannâmelerin içeriği ile ilgili Mehmet İpşirli şunları aktarmaktadır:

“Ahidnâmelerin hemen hepsinin başında dostluk ve sadâkat anlayışı ile emanın verildiği, buna aykırı hareketlerden kaçınılması gerektiği önemle belirtilmiştir. Nitekim ahidnâme verilen devletin düşmanca bir tavır içinde olduğu veya savaş çıktığı zaman bu devletin elçi ve konsolosu ağır hakaretlere mâruz kalır, Yedikule’ye hapsedilirdi. Osmanlı tarihinde buna dair birçok örnek bulunmaktadır.”[10]

Emannâme bir diğer ismiyle ahidnâmeleri diplomatik açıdan inceleyecek olursak davet rüknüyle başlar. Yani başında Allah’ın adı anılır ve yardımı istenir, Hz. Peygamber ve dört halifenin adları anılır ve Hz. Peygamber’in şefaati istenir. Padişahın tuğrası, Allah ve Peygamber (sas)’e olan hürmetten ötürü davet rüknünün altında yer alır. Başlangıç formülü denilen kısımda belgenin ahidnâme yani karşı tarafa bir takım haklar verdiği için bir tür berat olduğunu belirten bir ifade bulunur. Sonra padişahın sıfatlarının yer aldığı unvan denilen kısım vardır. Unvan kısmından sonra ise karşı tarafın sıfatlarının yer aldığı elkâb ve dua bölümü yer alır. Daha sonra dibace denilen bölümde o belgenin veriliş nedenleri ve şartları yazılıdır. En sonda ise muhakkak ahidnâme şartlarına uygun şekilde davranılacağına dair söz verilir.[11]

Sonuç olarak, bu makalede kısaca tarihî bir belge olarak emannâme nedir, özellikleri nelerdir, tarihî olarak seyri hakkında bilgiler sunulmuştur. İslâm tarihinde, zımmî hukukunun bir gereği olarak teslim olan halka emannâmeler / ahidnâmeler verilmiştir. İslam öncesi ve İslâm sonrası dönemde emannâmelerin birçok örneklerine rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti tarihini incelediğimiz zaman da, özellikle fetihlerin yoğun olarak yapıldığı dönemlere ait çeşitli emannâmeler görmekteyiz.

 

KAYNAKÇA

Bozkurt, Nebi. “Eman”, DİA, c. 11, İstanbul, 1995, s. 75-77.

Bozkurt, Nebi – Küçükaşcı, Mustafa Sabri. “Mekke”, DİA, c. 28, İstanbul, 2003, s. 555-563.

Bulunur, K. İlker. “II. Mehmed Tarafından Galatalılara Verilen 1453 Ahidnâmesi ve Buna

Yapılan Eklemeler Hakkkında Yeni Bilgiler”, Tarih Dergisi, Sayı 50 (2009/2), İstanbul, 2010, s. 59-85.

Fayda, Mustafa. “Ahidnâme”, DİA, c. 1, İstanbul, 1998, s. 535-536.

Feyzü’l-Furkân Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meali, haz. Hasan Tahsin Feyizli, İstanbul: Server İletişim, 2011.

Kütükoğlu, Mübahat S. “Ahidnâme”, DİA, c. 1, İstanbul, 1998, s. 536-540.

İpşirli, Mehmet. “Eman”, DİA, c. 11, İstanbul, 1995, s. 77-79.

Taneri, Aydın. “Türk Tarihinde Eman Kurumu”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, sy. 28, c. 17, s. 166-172.

[1] Nebi Bozkurt, “Eman”, DİA, c. 11, İstanbul, 1995, s. 75.

[2] A.g.e., s. 75.

[3] Bakara Suresi 2/125, Ankebut Suresi 29/67. (Feyzü’l-Furkân Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meali, haz. Hasan Tahsin Feyizli, İstanbul: Server İletişim, 2011.)

[4] Nebi Bozkurt – Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Mekke”, DİA, c. 28, İstanbul, 2003, s. 558.

[5] Bozkurt, “Eman”, s. 76.

[6] Aydın Taneri, “Türk Tarihinde Eman Kurumu”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, sy. 28, c. 17, s. 166.

[7] Mustafa Fayda, “Ahidnâme”, DİA, c. 1, İstanbul, 1998, s. 536.

[8] K. İlker Bulunur, “II. Mehmed Tarafından Galatalılara Verilen 1453 Ahidnâmesi ve Buna Yapılan Eklemeler Hakkkında Yeni Bilgiler”, Tarih Dergisi, Sayı 50 (2009/2), İstanbul, 2010, s. 67.

[9] Mehmet İpşirli, “Eman”, DİA, c. 11, İstanbul, 1995, s. 77.

[10] A.g.e., s. 78.

[11] Mübahat S. Kütükoğlu, “Ahidnâme”, DİA, c. 1, İstanbul, 1998, s. 536, 537.