El-Emin

İman, emanet ve emniyet kavramları aynı kökten gelen kelimelerdir. Dolayısıyla iman ile güven arasında yakın bir ilişki vardır. Mümin iman etmekle hem emniyette olur, hem de itmiʼnana/huzura ermiş olur. Böylece mümin Allah’a inanan, Ona güvenen aynı zamanda çevresindekilere de güven veren demektir.

Allah’ın risâletle görevlendirdiği Peygamberler ise, her bakımdan güvenilir olduklarından ve sorumluluk bilinciyle Allah Teâlâ’dan aldıkları emaneti eksiksiz olarak insanlara ulaştırdıklarından “Emanet” sıfatıyla muttasıftırlar. Esasen insanların güvenmediği bir kimsenin peygamber olarak görevlendirilmesi zaten düşünülemez.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz nübüvvetle görevlendirilmediği dönemde dahi cahiliye toplumunda “el-Emin=güvenilir” kimse olarak tanınıyordu. İçinde bulunduğu toplum onu isminden çok bu özelliği ile biliyor ve itimat ediyordu. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) otuz beş yaşlarında iken, yağan yağmurlar sebebiyle tahrip olan Kâbe’nin tamiri sırasında Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasındaki hakemliği ile Kureyş’i büyük bir kavgadan ve çatışmadan kurtarmıştır. Onun bu hakemliği bütün Kureyş’i son derece memnun etmiştir. Kureyş’in Resulullah’ın (sav) hakemliğine rıza göstermesi ve sevinmesi ona duydukları güven ve itimadın bir sonucudur. ( İbn Hanbel, 11/ 425. Tecrid-i Sarih Ter. 6/ 31).

Bilindiği üzere Resul-i Ekrem efendimiz, Hz. Hatice ile peygamberlikten önce evlenmiş ve onunla yirmi beş yıl yaşamıştır. Hz. Hatice validemiz ilk vahiy geldiğinde, ona destek olmuş ve onu şu ifadelerle rahatlatmıştır; “Müjdeler olsun, sen sözün doğrusunu söylersin, emanete riayet edersin, akrabanla ilgilenirsin, güzel ve iyi ahlaklısın, sebat et. Vallahi ben senin bu ümmetin Peygamberi olacağını umarım, korkma! Allah seni hiçbir zaman utandırmaz, üzüntüye uğratmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekte âciz olanların yükünü taşırsın, yoksula kimsenin veremediğini verir, kazandıramadığını kazandırırsın, misafirleri ağırlarsın, uğradıkları musibet ve felâketlerde halka yardım edersin. (H. Algül, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed, TDV, s. 29).

Hz. Peygamber nübüvvetle görevlendirildiğinde; “Önce en yakın akrabanı uyar!” (Şuarâ, 26/214) anlamındaki ayet nâzil olduğunda Hz Peygamber Safâ Tepesi’ne çıkarak:
“Ey Kureyş topluluğu, size şu dağın eteğinde veya şu vadide düşman süvarisi var, üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır mısınız,” diye sordu. Hepsi onun emin bir kişiliğe sahip olduğunu hep bir ağızdan şöyle itiraf ettiler; “Evet inanırız, çünkü şimdiye kadar senden hiç yalan duymadık, sen yalan söylemezsin” dediler. O zaman Hz Peygamber; “O halde ben size önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu, Allaha inanıp ona kulluk etmeyenlerin bu büyük azaba uğrayacaklarını haber veriyorum. Yemin ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık başka bir ilah yoktur. Ben de Allah’ın size ve bütün insanlara gönderdiği peygamberiyim,” diye onları Hakk’a davet etti. (Buharî, III, s. 171: Müslim,  I, s. 133-135.)

Geçmişten günümüze kadar gelmiş idareciler, kanun koyucu ve uygulayıcılar, ortaya koydukları prensiplere uymayı hep başkalarından beklemişler, savundukları ilkeler noktasında kendilerini bu ilkelerin üstünde tutmuşlardır. Hâlbuki peygamberler ve özellikle peygamberimiz getirdikleri ilkelere ve esaslara öncelikle kendileri uymuşlardır. Tebliğ ettiği dinin emir ve yasaklarını kendi hayatında eksiksiz tatbik eden ve ümmetine önder olan Hz. Peygamberin pürüzsüz, kusursuz, güven duyulan ve güven veren örnek bir hayatı vardır. O kendisini müminlere getirdiği sorumlulukların üstünde ve dışında görmemiş, bilakis bu sorumlulukları şahsında herkesten daha fazla hissetmiş ve yaşamıştır. Ümmetinin en zahid, en muttaki kişilerinden daha çok ibadet etmiş, yasaklardan da herkesten daha çok uzak durmuştur.

O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir. (Hûd, 11/112). “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât sureleri ihtiyarlattı” (Tirmizî, Tefsir 57) sözüyle, bir nebî olarak kendisinin de ilâhî hitabın muhatabı olduğu hakikatini beyan ediyordu.

Diğer taraftan kendisinden nasihat isteyen şahsa Hz. Peygamberin; “Allah’a inandım de sonra dosdoğru ol”! (Müslim, İman 87) şeklinde cevap vermesi de doğruluğa ne derece önem verdiğini göstermektedir. Yine ticarî hayatta doğru sözlü olan, her konuda kendisine güvenilen dürüst bir ticaret adamının, “ahirette peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacağını” (Tirmizi, Buyûʽ, 4) haber vererek, eminliği ve dürüstlüğü sayesinde ne kadar büyük kazanca sahip olacağını bildirmiştir. Buna karşılık Peygamberimiz çarşıda dolaşırken bir yiyecek yığınının önünde durdu. Elini yığının içine daldırdığında bir ıslaklık olduğunu fark etti. Bunun üzerine mal sahibine ıslak tarafı herkesin görebileceği şekilde üste koyması gerektiğini söyledikten sonra; “Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim İman 45; Ebû Davud, Buyûʽ 50) buyurmuştur.

Öte yandan pek çok hadis-i şerifte doğruluğun ve emanetin önemi dile getirilmektedir. “Emaneti olmayanın imanı yoktur. Yani olgun mümin değildir.” (Et-Terğib, IV, 5).

“Münafığın alameti üçtür. Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.” (Buhari, İman,24; Müslim, İman,107-108.)

Hz. Peygamber (sav) gerçek Müslüman ve mümini tarif ederken, “Müslüman, elinden ve dilinden diğer insanların emin/güvende olduğu kimsedir. Mümin ise, insanların malları ve canları hususunda kendisine güvendiği kimsedir” buyurmuştur. (Buhari, İman,4; Müslim, İman, 64; Ebu Davud, Cihad, 2. Tirmizî, İman, 12, 2627).

Ebu Bekr (ra) anlatıyor: “Resulullah (sav) ashabına: “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. “Evet!” deyince:
“Allah’a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!” buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup: “Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahitlik!” dedi ve bunu o kadar tekrar etti ki, “Keşke bitirse artık” temennisinde bulunduk.” (Buhari, Şehâdât 10, Edeb 6, İstîzan 35, İstitâbe 1; Müslim, İman 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (230).

Toplumda emanet ve güvenin tesis edilmesinin unsurlarından biri de âdil olmaktır. Hz. Peygamberin adaletin uygulanmasındaki hassasiyetini şu hadise çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. “Benî Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri çok üzmüştü. Onlar:

– Bu konuyu Resulullah (sav) ile kim konuşabilir, diye kendi aralarında müzakere ettiler. Bazıları:

– Buna Resulullah’ın (sav) çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’den başka kimse cesaret edemez, dediler. Üsâme, onların istekleri doğrultusunda kadının affedilmesi için Resulullah ile konuştu. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav) Üsâme’ye:

– “Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?” diye çıkıştı, sonra ayağa kalktı ve halka şöyle hitap etti:

“Sizden önceki milletler şu sebeple yok olup gittiler: Aralarından soylu, mevki ve makam sahibi biri hırsızlık yapınca onu bırakıverirler, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca da onu hemen cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim”. (Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 4; Tirmizî, Hudûd 6; Nesâî, Sârik 6; İbni Mâce, Hudûd 6).

Emanet, merhamet, adalet, doğruluk, hakikat kaybedildiği için bugün savaş ve zulümler bütün dünyayı kuşatmış, kan ve gözyaşı hâkim olmuş, en modern silahlarla çoluk-çocuk, yaşlı ve kadınların acımazsızca katledildiğine üzülerek şahit olmaktayız. Çağımızda barış, huzur, güven ve adaletin tesisi için insanlık, Hz. Muhammed’in (sav) getirdiği iman ve İslamiyet’in nuruna ve Kur’an’ın hakikatlerine her zamankinden daha çok muhtaçtır.

Güven imanın, kardeşliğin, birliğin, dirliğin kısacası her şeyin başıdır. Güvenin olmadığı yerde gerçekte hayat yok demektir. Güvenilir olmak, emin insan olmak aslında sevilmekten çok daha önemli, çok daha hayatidir. Bizi birileri sevmeyebilir. Ama bize güvenmelidir, güvenebilmelidir. Herkes bizi sevmek zorunda değildir. Fakat bize güvenmek zorundadır. Zira mümin isek güvenilir olmak zorundayız. Peygamberimizin (sav) düşmanları dahi ona el-Emin diyorlardı. Öyleyse, emin peygamberin ümmeti olmakla iftihar eden bizler de emin olmalıyız. 

Neziha Sağlam