Eğri Ok, Doğru Yol Almaz

DSC_0120

Sözlükte “doğru, düzgün, dengeli, sabit ve kararlı olma” gibi anlamlara gelen kavm kökünden mastar olan istikamet; “doğruluk, dürüstlük, adalet, itidal, itaat, sadakat ve dürüstçe yaşama” manalarında kullanılmaktadır. Müfessirler, istikamet kelimesinin düz bir çizgi gibi dosdoğru yol hakkında kullanıldığını ve bundan dolayı hak ve hakikat yoluna “sırat-ı müstakim” denildiğini ifade ettikten sonra istikametin “dosdoğru yol üzerinde sapmadan ilerlemek” demek olduğunu belirtirler.

Kuran-ı Kerim’deki “O hâlde, emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) ikazı için Rasûlullah(sav); ümmetine, bu ayetin kendisini ihtiyarlattığını söylüyor. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili” tefsirinde, bu ayet-i kerimeyi açıklarken şunları ifade ediyor: “Hangi iş, hangi hedef olursa olsun ona ulaşmanın en kısa yolu doğruluktur. Böyle olmakla beraber her şeyden önce, bir işte doğrunun hangi çizgide olduğunu tayin ve tespit etmek çok zordur. Ayrıca, sarsılmadan dosdoğru olan o çizgi üzerinde yürüyebilmek daha da zordur ve yine istenilen hedefe ulaştıktan sonra aynı şekilde o doğruluk üzerinde, hiç eğilmeden devam ve sebat edebilmek büsbütün zordur.”

İstikamet üzere yaşamak isteyen bir kişi öncelikle kendisini tanımalı, var oluş sebebini kavrayıp buna göre kendisini değerlendirmeli, her nefeste murakabe halinde olup gaflete düşmeksizin amellerindeki niyetin ihlâsını tekrar tekrar kontrol edecek hassasiyete ve farkındalığa sahip olmalıdır. Tali yollara saptığını gördüğü zaman “u” dönüşü yaparak tekrar ana yola dönebilmelidir.

Ünlü bir psikiyatrist, ” Varmak istediğiniz yere gidebilmek için yol haritasında öncelikle nerede bulunduğunuzu bilmeniz gerekir.” diyor. Kendisini tanımayan, var oluş sebebini ve nihaî hedefini bilmeyen bir kişinin istikamet üzere olması düşünülemez.

Mutarrif İbn-i Abdullah Ibn-i Suhiyr, bir gün Mühelleb’i görür. İpek cübbesi içinde çalım satmaktadır. Mutarrif ona der ki: “Ey Allah’ın kulu! Bu yürüyüşün, Allah’ın ve Resulü’nün gazabına vesile olan bir yürüyüştür.” Mühelleb ona “Beni tanımıyor musun?” diye sorar. Mutarrif de “Tabiî tanıyorum. Başlangıcın bir meni damlası, akıbetin kokuşmuş bir leş parçası, sen de bu iki uç arasında pislik yükü taşıyan birisin.”der. Bu ağır cevap altında ezilen Mühelleb, ağzını açmadan oradan uzaklaşır ve bir daha çalım satarak yürümez.

Şeyh Galip ise bir beytinde insanı şöyle tarif eder:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvan olan âdemsin sen.

(Kendine saygıyla bak ki bu âlemin özü sensin. Sen, kâinatın gözbebeği olan insansın.)

Hz. Mevlana da şu sözleriyle konuya açıklık getirir: “ Biz öyle mahlûklarız ki bazen melekler, insan yaratılmadıklarına üzülür bazen de şeytanlar, bizden olmadıklarına şükrederler.”

Necip Fazıl Kısakürek, bir insan olarak kendisini ve var oluş gayesini şu mısralarla belirler:

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kaf Dağı.
Bir zerreciğim ki Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı.

İbadetlerde niyetin büyük önemi vardır. Yapılan her işin İslâm’a uygun olup olmadığı niyet ile anlaşılır. Büyük âlimler ibadetlerini ihlâsla yaparlardı. Yalnız Allah’ın rızasını düşünürlerdi. Niyetin dinimizdeki önemi o kadar büyüktür ki ibadetler, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmuyor, dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet hâlini alıyor.

Gayrimüslimin biri İmam-ı Azam Hazretleri’ne gelip münasebetsiz bir soru sorar. “Senin sakalın bana köpeğimin kuyruğunu hatırlatıyor. Senin sakalın mı daha hayırlı, yoksa benim köpeğimin kuyruğu mu?”der. İmam-ı Azam, hiç kızmadan şu muhteşem karşılığı verir: “Ben bu sakalı Peygamber Efendimizin sünneti olduğu için bırakıyorum. Bundan dolayı benim sakalım, senin köpeğinin kuyruğundan daha hayırlıdır. Ama gösteriş için bırakmış olsaydım, o zaman senin köpeğinin kuyruğu, benim sakalımdan daha hayırlı olurdu.”

Büyük İslam âlimi İmam Gazalî, müderrisliğinin en parlak çağında büyük bir değişiklik yaşadı. “El Munkız u Mine’d Dalâl adlı meşhur eserinde kendisindeki bu değişimi şöyle anlatır: “Kendi halime baktım, bir de ne göreyim? Dünyevî alakalar içine dalmış, batmışım. Yaptıklarımı gözden geçirdim. En güzeli tedris ve talim idi. Tedris halkasındaki niyetime baktım. Allah rızası için değil mevki ve şöhret endişesiyle hareket etmişim. Sonra bana zarurî bir hal geldi; Hak Teâlâ, dilimi bağladı. Ders veremeyecek hale geldim. Hiçbir şey yapamayacağımı anlayıp güç ve takatimi yitirince çaresiz bir sığınışla Allah’a sığındım.”

Niyetini düzelten bir kimse, yemekte, içmekte ve her türlü dünya işlerinde ahiret faydasını gözeterek sevap kazanabilir. Yeter ki niyeti Rabbimizin rızasına kavuşabilmek olsun. Yapılan ibadetlerde kulların dünya ve ahiretleri için pek çok faydalar vardır. Kul, bu faydalar için değil Allah(cc) emrettiği için ibadet etmelidir. Meselâ namaz  kılan bir adam, bunu farz olduğu için değil de spor için yaparsa ibâdet etmiş değil spor yapmış olur. Bundan anlıyoruz ki namaz kılmaya niyet eden bir kimse, niyetinin de niyetini gözden geçirmelidir.

İnsan, murakabe sayesinde nefsiyle yüzleşir, onu suçüstü yakalayıp tövbeye davet eyler.

Cüneyd-i Bağdadi (ks), bir gün evinin kapısı önünde duruyordu. Israrla halktan sadaka isteyen kör bir dilenci dikkatini çekti.  Kendi kendine: ” Bu adam, bir tekke veya bir caminin civarında oturup böyle gezmeseydi muhakkak Allah(cc), onun rızkını verirdi.” dedi.

O gece rüyasında bir mecliste bakır bir tepsi içinde kendisine bir şey ikram edildiğini gördü. Tepside kör dilenci yatıyordu. Tepsiyi getiren zat, Cüneyd’e seslendi: ” Haydi! Ne duruyorsun, bunun etinden yesene.”

Cüneyt, bunun manasını anlamıştı, kendini müdafaa etti: ” Vallahi ben bu adamı çekiştirmedim. Kendi kendime konuşuyordum, kimseye bir şey söylediğim yok!”

Bunun üzerine bir ses duyuldu: ” Ya Cüneyt! Bu gibi mazeretleri kabul edilen adamlardansın.”

Ertesi gün, Allah’a tövbe ve istiğfar eden Cüneyt, yine evinin önünde dururken bir gün evvel görüp içinden tenkit ettiği kör dilenci yanına geldi ve: ” Ya Cüneyt! Dün gece gördüklerinden ibret alıp tövbe ettin mi?” dedi.

İstikamet niyetiyle hareket eden bir kul, gözlem kabiliyetine sahip olmalı, onu yolundan alıkoyan yol kesicileri ya da onu hedefe ulaştıracak olan yol işaretlerini fark edebilmelidir. Kuran, kâinat ve insan kitabını okuyabilen istikamet yolcularından biri olan Arif Nihat Asya, ardından gelecek diğer yolculara şu sözleriyle yol göstermiştir: “Kitabım, harekesizdi; ‘okuyamadım’ dedim. Yerde esrelerini, gökte üstünlerini gösterdiler.”

Hazret-i Osman(ra), “İstikamet bütün amellerde ihlâsa dikkat etmektir.” diye buyurmuştur.

Âlim bir zâtı gittiği yabancı ülkede yakalayıp “Sen casussun.” diyerek cellâdın önüne götürürler. Adam, kendi kendine “Ey nefsim! Sen evvelce Allah’a teslim olmaktan bahsederdin. ‘Ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah’tan geldiği için itiraz etmem.’ derdin!  Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler.  Buna da razı mısın?” diye sorarak şöyle bir içini yoklar. İç sesinden “ Ne olacak be, can dediğin nedir? Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Ömrümüz bu kadarmış; Allah, imandan ayırmasın.”cevabını alır. Âlim bakar ki içi Allah’a teslim olmuş, Allah’tan razı… O sırada biri seslenir: “Dur! Haksızlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.”  Bu sözler üzerine âlim kurtulur ve şu manidar sözleri zikreder:  “Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlâsıma seviniyorum. “

İstikamet üzere yaşayan kişinin önemli bir özelliği de sadakattir. Sadakat, insanın sözünde, fiilinde ve itikadında doğru olmasıdır. Doğru olmak demek sadece doğru sözlü olmak demek değildir. Kişi, her halinde, her hareketinde ve her fiilinde doğru olmalıdır. Doğru olanı ve hakkı söyleyeni herkes sever ve takdir eder.

Şairin* de dediği gibi:

İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.      

Yunus Emre de aşağıdaki mısralarıyla doğruluğun önemine dikkat çeker:

Doğru yola gittin ise, er eteğin tuttun ise,
         Bir hayır da ettin ise, birine bindir az değil.

Niyetleri bozuk olan ve doğruluktan sapan riyakârlara da şu sözleriyle çatar:

Kerametim var diyen halka sâlûsluk* satan
         Nefsin Müslüman etsin, var ise kerameti.

İslam âlimleri, hakikî kerametin istikamet olduğu hususunda hemfikirlerdir. Buna göre istikamet, kerametten hayırlıdır. Mümin, istikamet sahibi olmayı tercih etmelidir. Nefis, kerameti talep hususunda hareket halindedir. Allah(cc) ise kulundan istikamet üzerinde olmasını talep etmektedir.

Fakir bir adam, geceleyin uyku ile uyanıklık arasında odasının ışıkla dolduğunu görür. Gaipten gelen bir ses ona: “Bundan böyle Allah için çalışacak ve kulübenin önündeki büyük kayayı bütün gücünle iteceksin!” der. Bunun Allah’tan gelen bir emir olduğuna inanan adam, ertesi sabah kayayı itmeye başlar. Daha ertesi gün ve izleyen haftalar  güneşin doğuşundan batışına kadar taşı itip durur. Aylar süren uğraşı sırasında kaya yerinden bile kımıldamaz. Adam kulübesine yorgun-argın dönerken, gününün boşa geçtiğini düşünmeye başlar.

Onun şevkinin kırıldığını hisseden şeytan, kalbine vesvese verir: “Ne kadar zamandır bu kayayı itip duruyorsun, bir milim bile kımıldamadı. Kendine bunun için niye yazık ediyorsun? Onu yerinden oynatman zaten mümkün değil.” Böylece, gence görevi yerine getirmesinin imkânsız olduğunu, dolayısıyla başarısızlığa uğradığı duygusunu aşılamaya çalışır.

Bu düşünceler, gencin şevkini daha da kırar ve ümidini gitgide yitirir. “Doğru ya, kendimi bu iş için niye paralıyorum ki? Bundan sonra azıcık bir kuvvet harcayacağım.  Koca kaya yerinden kımıldamayacağına göre bu yeter de artar bile.” der ve kararını duasında Allah’a bildirir: “Allah’ım, uzun zamandır durmadan, dinlenmeden dediğin gibi hareket ettim. Bütün gücümle istediğin şeyi yaptım. Her gün yoruluyorum, ama kayayı bir milim bile kımıldatamıyorum. Neden böyle? Neden başaramıyorum?”

Gaipten bir ses şefkatle cevap verir: “Ey kulum, uzun zaman önce sana emrime uymanı istediğimde kabul etmiştin. Sana görevinin kayayı bütün gücünle itmek olduğunu söylemiştim ve sen de yapmıştın. Ben sana hiçbir zaman onu yerinden oynatmanı beklediğimi söylemedim ki! Senin görevin onu itmekti. Şimdi gücünün tükendiğini, başarısızlığa uğradığını söylüyorsun. Kendine bir bak bakalım. Kolların daha da güçlendi, pazuların büyüdü. Sırtın ağırlığa dayanıklı hale geldi. Bacakların kalınlaştı ve kuvvetlendi. Taşı itmeye başladığından çok daha kuvvetlisin şimdi. Evet, kayayı kımıldatamadın. Ama senden istenen, emre itaat etmen ve onu sadece itmendi. Kayayı yerinden oynatacak olan Ben’dim.”

Hatasını anlayan genç, ertesi gün kendi görevinin kayayı yerinden oynatmak değil, onu var gücüyle itmek olduğunu düşünerek verilen görevi yerine getirir. İkinci gün, üçüncü gün derken, kaya birden yerinden kımıldar. O zaman kayayı yerinden kımıldatanın kendisi değil, Allah olduğunu anlar. Biraz daha uğraştığında, kaya biraz daha oynar ve kenara yuvarlanır. Altından da kendisine ömür boyu yetecek kadar büyük bir hazine çıkar.”

İstikamet, Allah’a verilen ahdi yerine getirmektir. Sırat-ı müstakim yolcusu, bu hakikati unutmadan, karşılaştığı her hadisede niyetini tekrar tekrar gözden geçirmeli, hedefine kilitlenen ok misali, dünyayı da ıskalamadan ahiret hazinesini ele geçirebilmelidir. Son sözü, Hz. Mevlana söylesin:

Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni,
Yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni,
Eğri yay elde kalır, menzil alır doğru ok,
Görmedim doğruda aç, eğride asla bir tok.

*Hz. Mevlana
*Ziya Paşa
*Sâlûs (Farsça): hilekâr, düzenci; riyakâr)

 Betül Meral Durak