Editörden

“İleride onlara, gerek ufuklarda(dünya ülkelerinde/dış dünyalarında) gerek kendi içlerinde (ve iç dünyalarında) ayetlerimizi göstereceğiz. Nihayet o(Kur’an)’ın hak olduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Rabbinin her şeye hakkıyla şahit olması kâfi değil mi? (Fussilet 53)

Hz. Âişe (ra)’nin insanların birbirlerine ne ile üstünlük kazandıkları sorusuna peygamber Efendimiz(sav),  dünyada da ahirette de aklı ile cevabını verir.[1] Kişi aklı ile olayları kavrayabildiğinde basiretle etrafına bakabilir, ibret nazarlarıyla tefekkür edebilir ve nefsini de iyiye doğru yönlendirebilir. Sehl b. Abdullah: “Aklın bin ismi ve bu isimlerden her birinin de bin ismi vardır. Bu isimlerden ilki, dünyayı terk etmektir.” demiştir. İşte aklını kullanan kimse, kâinata baktığında Allah’ın yaratma sıfatının tecellileriyle dolacak, önce verilmiş olan nimetlerin sayılıp hemen sonrasında “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” sorusuyla devam eden Rahman Suresi’ndeki bu ayete mukabil doğrulayacak, şükredenlerden olduğunu kalben ve dili ile tasdik edecek, ancak geçici olan bu dünyanın değersiz olduğunu ve onu, değeri paha biçilemeyene ulaşmak için bir vesile edinecek.

Bu bültenimizde davet var! Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını hepimiz biliriz. Bilmek için de okumak lazım, düşünmek lazım, tefekkür etmek, akledebilmek, fark edebilmek lazım. Görmez misin, düşünmez misiniz, akletmez misiniz? soruları ile okuduğumuz ilahi mesajlarla tefekküre yönlendiriliyoruz. Peki neyi, nasıl okuyacağız?

Dünyevi ve uhrevi hayata dair okumalar yapmalıyız. Allah’ın kitabını, kâinat kitabını, kendimizi okumalıyız, esere bakarak müessiri okuyabilmeliyiz. Nasıl ki; Kaplumbağa Terbiyecisi tablosuna bakıp, Osman Hamdi Bey’e, kendisinin ustalık eserim dediği Selimiye Camisi’ne baktığımızda Mimar Sinan’a, Gülhane Parkı’ndaki  İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ndeki eserlere baktığımızda Fuat Sezgin’in ilme olan aşkına hayranlığımız, doruklara çıkıyorsa; kıymet bilemediğimiz, birçok zaman nankörlük ettiğimiz halde emrimize verilen türlü türlü nimetlerle şu kâinat kitabını da okuyabilme becerisi kazanıp şükür secdeleri yapmalı değil miyiz? Elbette kolay bir okumadan bahsetmiyoruz. Zira Mevlana’nın piştim diye ifade ettikleri dönemdir bahsedilen.

“Hiç yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki bu sayede düşünen kalpleri yahut (olanları) duyacak kulakları olsun. Gerçek şu ki gözler kör olmaz, fakat (asıl) göğüslerde olan kalpler/basîretler kör olur.” (el-Hacc, 46)

(İnsanda asıl olan kalp gözünün görmesi/basirettir. Gerçek körlük bunun körlüğüdür. İşte inkârcıların kafalarındaki gözler değil kalp gözleri kördür; ibret almazlar. Hakikat ne kadar meydanda olursa olsun idrak etmezler.)

Kalp gözü ile görmeyi başaranlar Allah’a yaklaştıkça hiçliğini idrak edenlerdir. Kendini bilenin de Rabbini bildiğini herhalde çoğumuz duymuşuzdur. Bundan sonra kişinin ariflerden olduğu, arif olanın da; artık kâinata bakışının da farklı olduğu söylenir.

Hocaları Üftâde Hazretlerine kırılmış ve solmuş çiçeği getiren kadı Mollayı, Hüdai yapan, kâinat kitabını okuması idi. Kanuninin karıncalar tarafından sarılmış olan ağaçları ilaçlatamamasının sebebi de Kur’an ahlakı ile ahlaklanmış olması idi.

Bu okumaları yapabilenler aslında kendi özlerini bulmuşlardır.

Şeyh Gālib ne güzel söyler: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”

“Ey insan, kendi varlığına hoşça bak ki, sen, kâinatın özüsün; varlıkların gözbebeği olan âdemsin…”

Sahabe Kur’an Kerim okumalarında da kâinat okumalarında da Kur’ani bir bakış açısıyla hazmederek, yavaş yavaş, hayatlarında yaşayarak ilerlemişlerdir. Temennimiz odur ki; bizler de yol gösterici ve kurtarıcımız yüce Kitabımızı, kâinatı ve kendimizle alakalı sırları anlamayı kolaylaştırıcı okumalarla dünya ve ahiret saadetine vesile kılabilelim. Yaşarken kitabımızı yazmakta olduğumuzu unutmayalım.

Murakabede kedi gibi olmalıdır deyip kedinin avına dikkatle odaklanmasından ibretle o hâli yaşadığını söyleyen Cüneyd-i Bağdadi gibi, sarı çiçeğe sorular soran Yunus gibi kâinatı okuyabilir, kendini tanıyabilir olur muyuz bilinmez ama duamızdır hepimiz için:

“Ya Rab her bakışımızı ibret nazarında bakışlar kıl, hayatlarımızı tefekkürle anlamlı hâle getir, Senin adınla başlamaya niyet ettiğimiz her işimizi Seni bilmeye, Seni anlamaya, Senin rızana ermeye vesile kıl. Amel defterlerimiz açıldığında yapılacak okumaları yüzlerimizin aydınlığı eyle. ”

[1] Ebu Hafs Şihâbüddin Ömer es- Sühreverdi, Tasavvufun Esasları