Edebiyatımızda İstanbul Ve Ramazan

istanbuldaramazan

İstanbul…Beldetü’l Tayyibe, Der-i Saadet, Darü’l-Hilafe, Ümmü’d-Dünya,Yeditepe, Tarihi Yarımada…

Yaradılıştan getirdiği güzellikler, kulların eliyle de süslenen, sanat ve tarih dolu, ilham kaynağı şehir!

Bir Fransız gezgini, “İnsanların yaptığı en güzel şehir, Paris; Tanrı’nın yaptığı en güzel şehir İstanbul’dur.”sözüyle bu muhteşem beldenin hakkını teslim etmiş.

Şair Nedim, aynı hakikati kendi üslubuyla dile getirmiş:

“Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü behâdır.
Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedâdır.”  

(Bu İstanbul şehri, emsalsiz ve paha biçilmez bir şehirdir. Bir parça taşına bile bütün Acem (İran) mülkü fedadır.)

Eğitimi için Paris’e gidip dönen ve neredeyse İstanbul’un her semti için bir şiir yazan Yahya Kemal de bu diyara gönlünü kaptıranlardandır:

“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

Samiha Ayverdi de İstanbul’u her yönüyle mümbit bir diyar olarak görür ve onu, ağaç imgesiyle müşahhaslaştırır. Sevgisini, bu şehre vefasız davrananlar üzerinden, sitemle karışık şöyle ifade eder: “Sanır mısınız ki İstanbul, meyvelerinin altına çarşaf tutulup silkelenen bir ağaç gibi, asırlar boyunca, dallarında, budaklarında oldurduğu ne varsa, çelimsiz bir insan gücü, mütevazı bir teşebbüs, münferit bir hamle ile döküp bitirecektir? İstanbul ağacı, gölgesinden gelip geçenlerden, boylarının yettiği miktar kendisine uzananlara, meyvelerini esirgememiş, hatta tırmanıp uzanmayı külfet sayıp da dallarına, budaklarına taşlar atıp sopalar vuran küstahları bile nasipsiz bırakmamıştır.”

Kimi edebiyatçılarımızda ise bu muhabbet, öylesi bir hal almıştır ki İstanbul ile hem-hal olup onunla özdeşleşmişlerdir. İşte, Necip Fazıl, bu ruh halinin misalini sergiler:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.”

Sizce de bu edebî ifadeler, başka bir yazarımızın ”İstanbul, meclûbunu mutlaka kelim kılan bir efsuna sahiptir.” sözünü doğrulamıyor mu?

Güzel bir mekân, güzel bir zamanla buluştuğunda daha da güzelleşmez mi? İşte her Ramazan, İstanbul’da bu güzellik yaşanır. Ramazanda İstanbul, maddeten ve manen bambaşka bir havaya bürünür. Dilerseniz yakın tarih edebiyatçılarımız üzerinden İstanbul Ramazanlarının izini sürelim.

Samiha Ayverdi, anlatıyor: “Ramazanlarda İstanbul, görücüye çıkacak bir kız kadar heyecanlı hazırlıklarla içten içe coşar ve didinirdi. Evlerden konaklara, kenar sokaklardan cadde ve meydanlara kadar her köşenin kendine mahsus bir tavır değiştirişi, kendine bir çekidüzen verişi olurdu.(…) Ya evler… Silen, süpüren, ölçen, biçen, takıp takıştıran evler… Evvela su içinde pembeleşen topuklarla tahtalar ovulur, camlar silinir, minder yaygılarından küp bezlerine kadar bütün eşyanın en yenisi seçilir; bakırlar kalaya verilir, iftarlıklar ve sahurluklarla dolan kilerler nizama konurdu. (…) Muhakkak ki İstanbul, Ramazanı, hiçbir semtinde Şehzadebaşı kadar hususi şartların imtiyaz ve adetlerine sahip olarak hissetmezdi. Gündüz, Kalpakçılarbaşı, nasıl kendi karakterinin icaplarına sahne olursa gece de Şehzadebaşı’nın kalabalığı, nereye ve niçin gidip geldiğini bilmez gibi dalgalanan bir halk ile dolup taşardı. Öyle ki bu kalabalık, sahile vurdukça köpüren dalgalarmış gibi saatten saate daha kabarır ve bu coşkun gidiş geliş, gece yarısı keyif değiştiren denizler misali, ancak teravihten birkaç saat sonra yavaş yavaş yatışır, o zaman da tenhalaşan caddede bekçilerin vazifeleri başlardı.”

Oruç tutmamakla beraber içindeki ezikliği hafifletmek isteyen Yahya Kemal, bir Ramazan günü, Ramazanın hissedilmediği Moda’dan Üsküdar’ın Atik Valide semtine gider. Ramazandaki bu maddî ve manevî coşkuyu, şiirinde bize çok etkileyici bir şekilde hissettirir:

Atik Valde’den İnen Sokakta

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!
Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime: 

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Mademki böyle duygularım kaldı, çok şükür.” 

Yahya Kemal’, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini de aynı duygu yoğunluğu içinde kaleme almıştır:

“Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını,
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses.”

Nihat Sami Banarlı ise çocukluğundaki Kadir gecelerinden şöyle bahseder: “Ben, henüz yavru sayılacak yaşlarımda, Ayasofya’daki bu Kadir gecelerini görmüştüm. Çocuk ruhum, o gecelerde, binlerce ve bir çocuk görüşü için, on binlerce Müslüman’ın, bir ses, bir ruh, bir vücut gibi dalgalanışı karşısında derin heyecan duyar, sanki ruhum yanardı. Benim o yaşta gördüğüm Ayasofya kubbesi, bugünkünden defalarca büyüktü. Bu kubbenin o gecelerdeki maneviyatını ise sonraları Edirne’nin Selimiye Camii’nde ve bilhassa İstanbul’un Süleymaniye’sinde, bu sefer daha millî bir gururla görmüştüm. Itri’nin ilahî Tekbir’ini de ilk defa o gecelerde sanki uçsuz bucaksız bir korodan dinlemiştim. Bu dinî besteyi hep birden o kadar güzel, o kadar heybetli ve öylesine kubbeler dolusu söyleyebilmek için bu kubbeyi dolduran binlerce, on binlerce ruh, sanki asırlarca birlikte çalışmıştı.”

İstanbul, fethedilişinden bu yana ne çok Ramazan biriktirmiş! Vazifemiz, bu muhteşem mirası, bizden evvelkilerin yaptığı gibi bütün ihtişamıyla sonraki nesillere devretmektir. Bu şuurla, gayretlerimiz, Ramazanımız ve bayramımız mübarek olsun.

Betül Meral Durak
Edebiyat Öğrt.