Ebu'l Hasan Harakani'ye Göre Sufi Benlik Dönüşümü-1

Sûfî psikolojisi, mutasavvıfların tutum ve davranışlarını inceleme konusu yapan çok yeni bir araştırma alanıdır. İnsan tutum ve davranışlarını ve bunların kaynağını araştıran psikoloji biliminin gelişmesi, sûfi literatüre de psikolojik açıdan bakma imkânı sağlamıştır. Psikolojide kendini gerçekleştirme kavramıyla ifade edilen benlik bütünlüğü konusu araştırılmış, söz konusu bu bütünlüğü sağlayan üstün kişilerin temel özellikleri incelenmiş ve kişisel gelişim konularında kayda değer bir takım yöntemler ortaya konmuştur. Sûfî anlayış da kendine has metotlarla bir benlik gelişimi teorisi oluşturmuş, seyri sülûk diye adlandırılan rûhî gelişimin temel karakteristiklerini ortaya koymuştur. Modern psikoloji insanın davranışını ve davranışlarındaki patolojik durumları anlamaya ve yeniden düzenlemek için terapi yöntemleri geliştirmeye çalışırken, sûfî hayat biçimi de insanı anlamaya, olumsuz ve patolojik diye nitelendirebileceğimiz davranışlarını – tasavvuf diliyle ifade edersek nefsin ayıplarını – rûhî ve mânevi yapıya göre yeniden düzene koymak üzerine durmuştur. Bu çalışmada, sûfî benlik dönüşümü konusu, klasik dönemin ünlü sûfilerinden olan Ebu’l Hasan Harakânî’ye göre incelenmiş ve sûfî benlik dönüşümün fizyolojik ve psiko-ruhsal boyutlardaki yansımaları kısaca ele alınmıştır.

Giriş

Sûfî benlik dönüşümün iki temel boyutundan bahsedebiliriz: Fizyolojik ve psikoruhsal. Sûfilere göre, mânevi benlik gelişimi bu iki boyutun dengelenmesiyle oluşur. Bu nedenle, söz konusu bu boyutlardan birindeki eksiklik diğerini de olumsuz etkiler ve istenilen benlik bütünlüğü ve olgunluğu gerçekleşmez. Tasavvuf diliyle ifade edersek, nefsin ayıpları ve çirkin huyları insan nefsinde kalıcı olmaya başlarlar ve ikinci tabiat olarak yerlerini alırlar; bu durum kişinin psiko-ruhsal mutluluğunu engellediği gibi – ruhsal boyutta yaşam süremediği için – insandan beklenen Allah’ın yeryüzündeki halifesi (Kuran, Bakara – 2/30) olma görevinin gerçekleşmesine de mani olur.

Biz de bu çalışmamızda tasavvufun klasik döneminin önemli sûfilerinden Ebu’l Hasan Harakânî (352/963; 425/1033)’ye göre sûfi benlik dönüşümünü konu edinerek sâlikte meydana gelen gelişmelerin bedensel, zihinsel ve sosyal süreçlere nasıl yansıdığını kısaca göreceğiz. Nefsin değişim ve dönüşümünün insan t utum ve davranışlarına yansımasını analiz ederek mânevi gelişimin prensiplerini ortaya koyacağız.

Ebu’l Hasan Harakânî’ye Göre Sûfî Benlik Dönüşümün İki Boyutu

SÛFÎ BENLİK DÖNÜŞÜMÜN FİZYOLOJİK/BEDENSEL BOYUTU

Sûfî benlik gelişimin fizyolojik boyutu, bireyin bedensel davranışlarını düzenler ve mânevi yaşamın öngördüğü kıvama ulaşmaları için bedensel arzu ve istekleri sınırlamayı hedefler. Nefsin hevâ ve şehvetlerine uyma özelliğinin olması (Sülemî, 2001, s. 100), bedensel arzu ve isteklerin sınırlandırılması ve dengelenmesi anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, bedensel ve ruhsal boyutlu insanın, ruhsal boyutunun gelişmesi bedensel boyutunun arzu ve isteklerinin sınırlandırılmasını gerektirir. Bu nedenle sûfî bakış, mânevi yolculuğa çıkan dervişin psikolojik yapısının bedensel perhiz yapmaya müsait olmasını şart koşar. Yeme, içme ve uyuma gibi bedensel istekleri sınırlayamayan kişinin mânevi yolculuğa çıkması düşünülemez; çok yemek, çok uyumak ve çok konuşmak kalbi mânen öldürür (Sülemî, 1986, s. 13). Ayrıca dervişin yediğinin helal yolla kazanılmış olmasını da ön şart kabul eden tasavvuf anlayışı, maddî varlığımızı besleyen ve süsleyen yiyecek, içecek ve elbiselerin şüpheli yollardan elde edilme tehlikesine karşı müridi uyarır ve her şeyin meşru yoldan kazanılmış olmasını zorunlu kılar (Muhâsibî, 1987, ss. 85-89). Böylece arzu ve istekleri kontrol altına alınan beden ve organları, kalbin mânevi oluşumunun kurallarına göre yaşama imkânı elde ederler ve ruhsal dönüşümün davranışlar halinde sergilenmesinin araçları olurlar (Frager, 2005, s. 82).

Sûfî bakışa sahip Harakânî Hazretleri, sûfî benlik dönüşümün fizyolojik boyutuyla ilgili olarak, her şeyden önce, helal lokma yemenin öneminden bahseder. Bir müridine ‘hiç zehir içtin mi?’ diye sorduğunda, müridi kendisine ‘hayır, kim zehir içerse ölür’ diye cevap verince şöyle karşılık verir: ‘O halde sen, asla helal yememiş olmalısın; çünkü kim yediği ekmeğin zehir gibi olduğunu düşünmezse, helal yemiş sayılmaz’ (Çiftçi, 2004, s. 221). Bu ifadeyle sûfimiz helal lokma yemenin mânevi gelişim için hayati önem taşıdığını vurgulamak istemiştir. Çünkü zehir içmek bedensel ölüme sebep olur ama haram lokma yemek rûhî ölüme neden olacağından daha da tehlikelidir. Söz konusu bu bakış tarzı, sûfî kişilik yapısının çok derinlikli ve sınırlarının net kurallarla belirli olduğunu göstermektedir (Işıtan, 2012, s. 168).

Harakânî’ye göre sûfî benlik dönüşümün fizyolojik boyutunun diğer bir noktası bedensel perhiz yapmaktır (Çiftçi, 2004, s. 219) ki, alt benliğin isteklerini sınırlama kapasitesini göstermek amacıyla bedenî isteklere gem vurmayı ifade eder. Bundan amaç, yukarıda da belirttiğimiz gibi, rûhî ve mânevi hayatı olumsuz olarak yönlendirme tehlikesi olan dış organların arzularının dürtülerini etkisiz hale getirmek ve kalbi bulanıklık ve kirlilikten kurtarmaktır (Kübra, 1996, 77).

Bedensel perhiz yapmanın araçlarından biri açlığa karşı direnmektir; az yemeği gelenek haline getirmenin insan beden ve ruh sağlığı bakımından önemini çok sıklıkla vurgulayan sûfiler (Kübra, 1996, s. 89-90), açlığı benlik dönüşümünün ilk aşaması olan fizyolojik dönüşümün gerçekleşmesinde önemli bir araç olarak görmektedirler. Sûfî geleneğe bağlı olan Harakânî Hazretleri açlık konusunda dayanıklı olmayı ifade eden şu açıklamaları yapar: ‘Açlığa karşı öyle dayanıklı olmaya çalış ki, günde bir öğün yiyorsan, üç günde bir öğün; üç günde bir öğün yiyorsan, dört günde bir öğün; bu süreyi kırk güne, bir yıla kadar arttır. O zaman bir kuş yumurtasına benzer, beyaz ya da kırmızı yahut sarı bir şeyi ağzında tutan yılana benzer bir şey ortaya çıkarak gelir ve ağzını senin ağzına koyar; ondan sonra asla yemesen de olur… Gönlünün habersiz olması böyle gerçekleşir; bu dünyada mı, öbür dünyada mı olduğundan hiç haberi olmaz…’ (Çiftçi, 2004, s. 256). Sûfimizin bu sözleri açlığa karşı dayanıklı olmanın kalbin bu dünya hayatından habersizleşmesi ve mânevi yaşam boyutuna geçmesindeki etkisini göstermektedir. Yeme ve içme duygusundaki bu azalma maddî yiyecek ve içeceğe olan ihtiyacı da azaltacağı için, kul artık vaktini daha çok Efendisi’yle geçirme imkânı elde eder. Artık bu hale gelen kul için mânevi rızık diyebileceğimiz ilâhi yolla beslenme söz konusu olur ve Allah kendisine bütünüyle bağlanmış ve adanmış kulunun ihtiyaçlarını karşılama görevini yüklenir (Kuran, Al-i İmran – 3/37) ve onu bu dünya hayatının şartlarının etkisinden kurtararak kulları Allâh’a çağırma/irşat vazifesini ona yükler (Sühreverdî, (1999, ss. 53-57; Altıparmak, 2005, s. 38). Bu kıvama gelme arzusunda olan mürşitler, müritlerini açlıkla sınarlar ve bu konuda gösterecekleri başarıya göre seyri sülûklerinde yol almalarını sağlarlar. Bu nedenle, açlıkla riyâzet mânevi yolculuğun vazgeçilmez azıklarından biri olmuştur (Muslu, 2005, 184-188).

Açlık konusunda dayanıklı olmayı öneren Harakânî, açlıktan maksadın bir şey yememek değil, asıl amacın yeme içme dürtüsünün insan üzerindeki etkisini kırmak olduğunun da altını çizer. Bunu, Şeyh Ebû İshak kendisine ‘bütün sahra yolculuğu boyunca canım tatlı istedi yemedim’ dediğinde Harakânî Hazretleri’nin ‘bütün sahra boyunca canım hiç tatlı istemedi ve yedim’ (Çiftçi, 2004, s. 260) cevabından anlamaktayız. Bu şekilde asıl amacın bir şeyi yememek değil, yeme dürtüsünün etkisini kırmak olduğu ortaya çıkmış olmaktadır. Mürşitlerin seyri sülûkun başında açlık ile riyâzet konusunda sert davrandıkları, fakat yeme-içme dürtüsüne karşı şehvetin/isteğin kırılması durumunda yemenin zarar vermeyeceğini vurgulamış olmaları da, asıl amacın yeme-içme isteğinin insan ruhuna hâkim olmasını engellemek olduğunu göstermektedir. Sûfilerin amaçlarının nefsin/benliğin hevâ ve şehvetlerini kırmak olduğu göz önüne alındığında (Sülemî, 2001, s. 101), yeme konusundaki riyâzetten amacın alt benliğin isteklerinin rûhî gelişime engel olmasını engellemek olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Sûfî benlik dönüşümün fizyolojik boyutunun başka bir noktası da rızık konusundaki endişenin ortadan kalkmasıdır. Sûfiler rızık endişesinin kulun Rabbine olan güvensizliğinden kaynaklandığını vurgularlar (Sülemî, 2001, s. 97). Kulunun rızkını üzerine aldığını belirttiği halde, kulun bu endişeyi taşıması Rabbi’yle olan güven bağını zayıflatır ve kulda bir korku meydan gelir. Rızık endişesi taşımanın abesle iştigal olduğunu belirten Harakânî ‘zamanı gelmeden senden ibâdet istenmediği gibi, sen de gelmemiş günün rızkını isteme; istersen abesle iştigal olur’ (Çiftçi, 2004, s. 240) diyerek çok veciz bir benzetmeyle gelecekle iştigalin anlamsız olduğunu vurgulamış olmaktadır. Đbnü’l-vakt olmayı tercih eden sûfilerin şimdiki anı değerlendirme anlayışının (Kuşeyri, 1991, s. 180) izini gördüğümüz sûfimizin bu yorumu, sûfi bakışın ölüm duygusuyla beslendiğini çok net göstermektedir.

Sûfî benlik dönüşümün fizyolojik boyutunun diğer önemli bir noktası da bedensel organların ürettiği duygu ve düşüncelerin/vesveselerin kalbi olumsuz etkilememe olgunluğuna erişmeleridir. Sûfiler kalbi bir merkez olarak ele alırlar ve kalbin yönlendiği tarafın arzu ve istekleriyle örüldüğünü belirtirler; kalp bir havuz gibidir ve içine aldığı suyun rengini almaktadır (Hakîm Tirmizî, 1988, s. 36). Dış organların verebileceği vesveselerin üç yolla kalbe gelebileceğine dikkat çeken Harakânî Hazretleri şöyle der: ‘Üç şey kalbi meşgul eder: Göz, kulak ve lokma (tat alma); oysaki gözle gördüğün şey kalbi meşgul etmemelidir, kulakla duyduğun şey kalbi meşgul etmemelidir ve haram lokma kalbi kirletir; böylece vesvese doğar’ (Çiftçi, 2004, s. 223-224). Sûfimizin belirttiği gibi vesvese yani kişiyi Allah’tan alıkoyan duygu ve düşünceler göz kulak gibi dış organların aracılığı ve şeytanın yönlendirmeleriyle kalbe girer ve onu etki altına alır; havâtır dediğimiz gelip geçici duygu ve düşünceler böyle oluşur (Çelik, 2002, s. 157). Yapılacak ilk şey, bu durumun farkında olup ruhsal duygu ve düşünceleri kalbe davet etmek ve onların etki alanlarını genişletmektir.

Fizyolojik boyutun dönüşümünün diğer önemli bir noktası da, bedenin önemli organlarından olan dilin kalple aynı şeyleri söyleyebilme kapasitesine erişmesidir. Sûfî psikolojisi açısından bakıldığında – yukarıda ifade ettiğimiz gibi – kalp merkezdir ve dil kalpte olanı ortaya çıkarır; kişinin sözleri iç dünyasında taşıdığı duygu ve düşünceleri yansıtır. Sözdeki tutarlılık ve düzenlilik kalpteki bütünlüğü, sözdeki dağınıklık kalpteki dağınıklığı ifade eder. Kişinin sözünün dağınıklığını kalbinin dağınıklığına bağlayan Harakânî ‘kalp tenceredir ve dil de kepçe; tencerede ne varsa kepçeyle o çıkar. Kalp denizdir, dil sahil; deniz dalgalanınca içinde ne varsa onu sahile atar’ (Çiftçi, 2004, s. 234) sûfi sözünü delil gösterir. Ayrıca ‘Allah erlerinin çilesi kırk yıldır: Dilin düzelmesi için on yıl çile çekmek lâzımdır, on yıldan az süreyle dil düzelmez; tenimizde biten bu haram etten sıyrılmak için, on yıl daha çile çekmek gerekir; kalbin düzelerek dille aynı olması için, bir on yıl daha çile çekmek gerekir. Her kim bu şekilde kırk yıl mesafe alırsa, onun boğazından içinde hevânın bulunmadığı bir sesin çıkması ümit edilir’ (Çiftçi, 2004, s. 253-254) diyerek nefsin hevâ ve şehvetlerinin etkisinde kalmadan söz söyleyebilmek için uzun süre çalışmanın zorunluluğundan bahseder.

Fizyolojik boyutun dönüşümünün diğer önemli bir noktası da bedenin organlarının Allah’la meşgul olmasıdır (Herevî, 1962, s. 55-56). Böylece organlar kendi hazcı dünyalarının etkisinde bedeni yönlendirme imkânı bulamayacaklardır. Bu noktada Harakânî Hazretleri ‘Müminin organlarından birinin, daima Allah’la meşgul olması gerekir; ya kalbiyle O’nu anar, ya diliyle O’nu zikreder, ya gözüyle O’nu görür, ya eliyle cömertlik yapar, ya ayağıyla insanları ziyaret eder, ya vücuduyla müminlere hizmet eder, ya yakîni imanla O’na inanır, ya akılla marifet elde eder, ya ihlasla amel eder veya kıyametten korkar’ (Çiftçi, 2004, s. 240) diyerek Allah’la meşgul olmanın çok geniş yelpazede cereyan ettiğini ifade etmiş olmaktadır. Bu durum, artık kişinin zâhirî organlarının kalbin mânevi yönlendirmesine kulak verecek kıvama geldiğini göstermektedir. Zikrin bütün çeşitleriyle zâhiri organların aldatıcı algılamalarına artık kulak vermeme kapasitesi elde etmiş olan kalp, ruhsal gelişimiyle kişinin dış organlarının işleyişini mânevi olarak etkiler (Wilcox, 2001, ss. 155-159).

Fizyolojik boyutun dönüşümünün diğer önemli bir noktası da, tevâzuun alâmeti olan başı öne eğerek yürüme davranışıdır. ‘Hıyanetsiz nasihat nasıl olur?’ diye sorulan bir soruya ‘nasihat ettiğinde, cemaatten daha üstün olduğunu imâ etmek maksadıyla başını dik tutmadığın ve dünyaya karşı tamahkâr olmadığın halde yaptığın nasihattir’ (Çiftçi, 2004, s. 226) diyen Harakânî Hazretleri, kibir ve gurur alâmeti olan başı dik tutmayı ruhsal gelişimdeki eksikliğe bağlamış olmaktadır.

Sûfî benlik dönüşümün fizyolojik boyutunun kemal noktasına ulaştığını gösteren en büyük delil, kişinin hikmetle konuşması ve bedensel ihtiyaçlar nedeniyle insanlara muhtaç olma güdüsünden kurtulmuş olmasıdır (Sülemî, 2001, s. 80). Harakânî bu konuda ‘Allah hikmeti gönderir ve yetmiş bin melek onunla kol kola dolaşır; içinde dünya sevgisi bulunmayan bir kalbe girerek onda yerleşmek ister; (yerini bulduktan sonra) meleklere: ‘Ben yerimi buldum, atık siz de yerinize gidin’ der. Bu kul ertesi gün, Allah’ın kendisine verdiği hikmetle konuşur’ (Çiftçi, 2004, s. 242) diyerek bedenin kalbe açılan organı olan dilin dış etkilerin tesirinde söz söylemekten kurtulup ruhsal boyutun tesirinde konuşma olgunluğuna ulaştığının altını çizer. Bedenin artık dış dünyaya ilgisinin kaybolduğu bu hal, kulun fenâ fillah makamına çıktığını göstermektedir (Kuşeyrî, 1991, s. 196-198). Bu durumu ‘eğer beni istiyorsan, temiz ol çünkü ben temizim ve insanlara ihtiyaç duyma çünkü ben ihtiyaçsızım’ (Çiftçi, 2004, s. 246) ilâhi hitabıyla ifade eden sûfimiz, Allah’tan başka şeylere ilginin kaybolmasıyla ancak benlik dönüşümün gelişebileceğini ortaya koymuş olmaktadır.

Kısaca sûfî benlik dönüşümünün fizyolojik boyutta gerçekleşen dönüşümü, bedensel arzu ve isteklerin/güdü ve dürtülerin kontrol altına alınması demektir; böylece psiko-ruhsal boyutun dönüşümüne geçilmiş olur. Bu şekilde insan psikolojisi ruhsal gelişime sahne olmanın zevkini tadarak doğal terapi sürecini yaşayacak ve psikolojik tıkanmışlığın ürettiği bunalım, depresyon ve stres gibi sıkıntılara düşmekten kurtulacaktır.

Kaynakça: Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, Cilt 2, No. 1, Mart 2013