Dünyada Ve Ukbada El Ele

Screenshot_2013-05-02-21-29-20-1

Evlilik… Bir(tek) iken iki olup iki iken “bir” olabilme sanatı.

Evlilik… Yaradan’a giden yolda, gözleri, etraftaki caydırıcılara kapattırıp ana yola döndürerek kula hız kazandıran müessese.

Evlilik… Mevla’dan bir teşvik: “İçinizdeki bekârları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin.”

Evlilik… Peygamber’den bir müjde: “Kişi evlendiği zaman dininin yarısını korumuş olur. Geriye kalan yarısı için de Allah’a karşı gelmekten sakınsın.’’

Bu hadis-i şeriften şöyle bir sonuç da çıkartabiliriz: Bizler, evlenmekle öteki yarımız olan eşimize kavuşuyor, bir manada “tamam”lanmış oluyoruz. O zaman evlilik, Allah’ın kullara güzel bir ikramıdır diyemez miyiz? Evlenmekle dinimizi korumak için göstereceğimiz çabanın yüzde ellisini Rahman, bize hediye ediyor. Evet, evlilik, merhametlilerin en merhametlisinden bize hediye.

Hz. Mevlana’nın hanımının “Bana ne kadar âşıksın?” sorusuna verdiği cevap adeta bu hadisi açıklar mahiyettedir. Şöyle cevaplar bu soruyu:
“Sen benim, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevişim; bir adım gelene on adım gidişim; herkesi olduğu gibi kabul edişimsin. Sen benim, bugünüme şükür, yarınıma dua edişim; azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin ve kapanmayan avuç içimsin.”

Rüyamda döverler kapılarımı
Anlamadım şaşkın bir hancı mıyım?
Benliğimde yabancılar dolaşır,
Yoksa ben kendime yabancı mıyım?

Yukarıdaki dörtlükte şairin sorduğu soruyu, her birey gibi, evliliğe hazırlanan gençler de kendilerine sormalıdırlar. Zira uzmanlar, evlenmeden önce kişinin hem kendisini hem de evleneceği kişiyi tanıması gerektiğini söylüyorlar. Kişinin, kendisini tanımasının, evleneceği kişiyi tanımasından önce geldiğinin de altını çiziyorlar.

Timsahla fil, evlendikten sonra birbirlerine kendileri için “en değerli” olanı verme yarışına girerler. Timsah, gölden en güzel balıkları çıkarıp sevgilisi file ikram eder. Fil de pek sevdiği yeşil yaprakların en tazelerinden çırpıp sevgilisinin önüne atar. Fakat sonuç hüsrandır; otçul olan fil için balıklar, etçil timsah için de tazecik yapraklar, hiç de değerli değildir. Çift sonunda anlar ki, herkesin kendisi için “en değerli” olanı vermesi, iyi niyetli ancak teknik olarak yanlış bir davranıştır. Hem iyi niyetli hem de teknik olarak doğru davranış, eşi için “en değerli” olanı vermektir.
Sonuç olarak fil, timsaha hortumuyla tuttuğu balıkları, timsah da gölün dibinden kopardığı tazecik yosunları vermeye başlar. Böylece mutlu olurlar. Çünkü birbirlerini anlamaya vakit ayırmışlardır.

Hikâyeden de anlaşılacağı üzere çiftler, her ne kadar birbirlerine “eş” olsalar da biyolojik ve psikolojik yönlerden birbirlerinden farklıdırlar. Kadında beğenilme arzusu, erkekte güzelliği arama eğilimi vardır. İnsan cinsinde güzellik, kadında olduğundan , “aranan”; güzelliğe ulaşmak isteyen erkek olduğundan o da “arayan” durumundadır. Aranan ve seçilen olduğunu hissetmesi için kadına saygı gösterilmeli ve ayağına gidilmelidir. Erkek, aceleci ve sabırsızdır, kadın ise beklemeyi ve harcanmamayı ister.

Kadınların beyinlerinin bazı kısımlarında erkeklere göre daha fazla sinir hücresi bulunur. Bu hücreler sayesinde kadınlar, erkeklere kıyasla okumayı ve konuşmayı daha çabuk öğrenirler. Bundan olsa gerek kadın üzüntülü olduğunda kendini iyi hissetmek için konuşma eğilimindedir. Erkek ise susmayı tercih eder.

Erkekler, sıkıntıya pek gelemezler. Bu yüzden kadının ortalama yaş ömrü, erkeğinkinden daha fazladır.

Erkekler, sevgilerini de pek belli etmezler. Ünlü bir psikiyatrisin şöyle bir tespiti var: “Bir kadına bir kere ‘Seni seviyorum.’ demek ona bir ömür yeter. Ancak bunu söyleyebilen kaç erkek var acaba?

Uzmanların tespit ettikleri farklılıklar uzayıp gidiyor ama maksat hâsıl olmuştur düşüncesiyle biz, bu kadarıyla iktifa edelim. Buradan anlıyoruz ki çiftler hem kendilerinin hem birbirlerinin zayıf ve kuvvetli taraflarını keşfetmek durumundalar. Böylece eşlerden biri, kendisinin kuvvetli tarafıyla diğerinin zayıf tarafını telafi edebilir ya da bu zayıflığın kasıtlı değil fıtrattan olduğunu bilip hoş görebilir. Bu hoş görü sayesinde kulluk rollerini yerine getirirken aksaklıkları düzeltip açıkları örterek birbirlerine yardımcı olurlar. Sonunda timsahla fil gibi, aynı zamanda da gül gibi geçinip giderler. Nereye mi? Büyük yolculuğun son durağı olan mekâna…

Bir derviş, davetli olduğu iftardan yatsıya yakın evine döner ve karısından mümkünse kendisi için sofra hazırlamasını ister.
Karısı: “Sen davette değil miydin? Ne yemeği?” deyince, derviş: “Sorma!” der. “Çok yersem, arkamdan ‘Halis derviş değilmiş.’ diye konuşmalarından korktum. Pek bir şey yiyemedim!”
Bunun üzerine karısı, “Tamam, sen şu akşam namazını kıl da, ben de o arada sofrayı hazırlayayım.” der.
Derviş: “Ama ben akşam namazını orda kılmıştım!” deyince karısı cevap verir: “Sen, ‘Arkamdan kötü konuşurlar.’ diye pek yemek yiyemediğine göre ‘Arkamdan iyi konuşsunlar.’ diye de namazı uzatmışsındır. Haydi, akşam namazını bir daha kılıver de, ben de sofrayı hazır edeyim.”
Bu ikazdan sonra dervişin aklı başına gelir ve riya derdinden kurtulup halis derviş olur.

Her eş, hikâyedeki derviş kadar talihli olmayabiliyor. Kendisini ya da eşini tanıyamamış veya karşısındaki tarafından tanınamamış bir kadın şairin mısraları bu hakikati dillendiriyor.

Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok.
Efsûs ki gamdan beni âzâd edecek yok.

Te’sir-i muhabbetle yıkılmış güzel ammâ
Vîrâne dili bir daha âbâd edecek yok.

Yâ Rab ne içün zâr Nigârî şu cihânda?
Nâ-şâd edecek çoksa da bir şâd edecek yok.

Dilerseniz yazımızı güzel bir örnekle, Hz. Ömer (r.a.) devrinin Kûfe kadısı ve kadılıkta pîr derecesinin sahibi, büyük âlim Kadı Şüreyh’in (rh) hanımı için yazdığı dizelerle sonlandıralım.

Kadınlar içinde o, bir güneştir,
Diğer kadınlarsa yıldıza eştir.
Güneşin yanında yıldız kaybolur,
Erkek, saadeti böyle yuvada bulur.

Betül Meral Durak