Dünya Perdesinin Ardındaki Gerçek

Bismihî Subhân.

Ölüm yokluk mudur? Hayır. Biliyoruz ki ölüm, dünya hayatından ukba hayatına, “yokluk âlemi” nden “ebediyet âlemi” ne geçiştir. Öyleyse ölüm, aslını bulmak, gerçek varlığa ulaşmaktır.

“Ölmeden önce ölmek…”

Tasavvufun, yani edep ilminin, yani cennete giden yolların kestirmesinin mihenk taşlarından biridir bu. Ölmeden önce ölmek demek, sanki ölmüş de, asıl olan nimeti bulmuş, geride bıraktığı bu nâkıs dünya nimetine hiç meyli kalmamış gibi asıl olana itibar etmektir. Mihnetsiz ve minnetsiz zevk ve sefanın farkına varıp bu geçici dünyanın zevk ve sefasını reddetmek, “o mükemmel ikram varken sizi istemiyorum” diyebilmektir.

Kolaylıkla olmaz… Nefis alışıktır yiyip içmeye, giyip gezmeye, gülüp söylemeye… Biz “cennet var” deriz: o, “ama bak, dünya var” der. Biz “bunlar külfetli” deriz: o, “olsun, lezzetli” der. Biz “bunlar bitecek” deriz; o, “bitinceye kadar.” der. O güne kadar ne kadar güçlendiyse, sesi o kadar gür çıkar. Ancak bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah-u Zül Celâl, halimizi bilir… Elimizden tutmak için uzatmamızı ister. Ne zaman eller duayla Rabbine ulaşır;… Artık O Vekîl’dir, Velî’dir… Nefsimizin sesi kısılır. “Açım” der, ama “yeter!”e razı olur. “Gidelim” der, hicrete razı olur. “Duralım” der, kıyama razı olur. Sonra dünya asıl yüzünü saklayamaz olur. Baharların büyüsü; çiçekler yapraklarını dökünce, yaz ve kışın büyüsü sıcak ve soğukla imtihan olunca bozulur. Tokluğun büyüsü, peşi sıra gelen açlıkla, eğlencenin büyüsü, ardındaki bıkkınlık ve yorgunlukla bozulur. Yüzü cennete dönük kişi, dünyanın bu nakıs nimetlerine sermaye harcamaz. İhtiyacından fazlasını talep etmez. Bu dünya onun için yüktür. En sevdiğiyle, en güzel mekânla, gerçek mutlulukla arasındaki engeldir. O engeli aşmak için gayret eder.  Arzu ettiği nimetleri hak etmek için çalışır. Mutlu olayım diye uğraşmaz. Mutlu etmek için gayret eder.  Başardığında bilir ki bir adım eksilmiştir, gitmesi gereken mesafe. Onu mutlu eden, menzile yaklaşmak, yaklaştıracak amellere güç ve fırsat bulmaktır… Bu yüzden, onu yolundan alıkoyacak şeylerin dışında hiçbir şey onun kalbini incitemez. Zorlandığı her şey, her imtihan, her musibet, her zahmet birer adımdır. Bazen dile gelir bu hal, dilden dile dolaşır:

“Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken.

Ya hil’at-ü yahut kefen, lütfun da HOŞ kahrın da HOŞ.”

Ölmeden önce ölmek, gerçek nimeti görmekle olur. Dünyaya dalmak ve kalbinde ona yer açmak, ölü gibi yaşamaktır.

Bugün bütün insanların bildiği bir gerçekliktir bu. İnternette herhangi bir arama motoruna “mutluluğun resmi” yazın,… Allah-u Teâlâ’nın kendisi için takdir ettiğine razı olmuş insanların resimleriyle karşılaşırsınız, zenginlikle tanınmış kişilerinkine değil. Buna rağmen insanoğlu nankördür, acelecidir, bildiğini inkâr eder, yine dünyaya talip olur. Yine kaybeder. Yine “Ahsen-i takvîm” mertebesinden “esfele sâfilîn” çukuruna düşer. Yine akıllanmaz. Yine gafletten uyanmaz.

Rabbi kulunun halini bilir.

Elini uzatmasını bekler.

Her sabah seher vaktinde “İsteyen yok mu? Vereyim” diye nida eder.

“Âmin” ile duadan inen her el, yardıma ulaşmış olarak yerine döner.

Oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatını, aşk ve muhabbetle değiştirmenin adıdır “ölmeden önce ölmek”…

Ne mutlu bu dünyada yürüyen gönlü diri ölülere.

Ne mutlu dünya perdesinin ardındakini görebilenlere.

Vesselam…

Melahat Güngör