Dünya-Ahiret Saadeti

Âdemoğlu, yani insan “ahsen-i takvim / en güzel bir kıvam” ile ya­ratılıp müstesna istidatlarla donatılarak “eşref-i mahlûkat” yani sayısız “varlıkların en şereflisi” kılınmıştır. Dolayısıyla insanın Halık’ına karşı sonsuz bir şükür borcu vardır. Bu hususta en mühim ve çetin mesele de, bu şükür nimetinin bedelini ödeyebilmektir. Zira bedeli ödenmeyen bir şeye sahiplik iddia etmek, abesle iştigaldir. Cennet ve onun daha da ötesinde Cemalullaha mazhariyet de; sadakatin, dostluğun ve hiçlik halinde yaşamanın mukabili olarak, merhameti sonsuz olan Allah’ın müstesna bir lütuf ve ikramıdır. Yüce Allah’ın bize vermiş olduğu bunca lütuf, ihsan ve ikramlara karşılık dengeli bir biçimde dünya –ahiret ilişkisini kurabilmek bizim yegâne görevimiz olmalıdır.

Kâinat kitabının hulasası, Fatiha’sı ve yaratılış sırrının tecelli mekânıdır. Kâmil insanın vücudu bile azalarına hâkimiyet sayesinde kalbindeki yüceliklerin bir tezahür sahnesidir. Kalbi ise, Cenab-ı Hakk’a muhabbet ve aşkının mekânı, marifetullah hazinesinin adeta ihtişamlı sarayıdır. Bunun için kâmil insanın kalbi, bir manada beytullah olmuştur. Gizli varlığımızın Kâbe’sini görmek ve kalpteki Kâbe’yi tavaf etmek bir müminin, bilerek ya da bilmeyerek, içinden gelen bir istektir. Bu, bütün ibadetlerin gizli özüdür. Böylece, mümin kalbinin özü ile Kâbe’nin özü karşı karşıyadır. Burası öyle bir yer ki burada ne korku ne de endişe var; burası mutlak iman, azim, güven, rıza ve huzur yeri. Burası gönüllü bir ölümü tercih etme zorunda olduğumuz yerdir. Ancak ve ancak kendimizi tüm kalbimizle ve kayıtsız şartsız verirsek, dünyadan fani olursak, nefsimizi feda etmenin sırrını yaşarsak, ilahi bir ihsan olan hakiki sevgiye, ilahî aşkla ebedî saadete, Huzur-u İlahi meyvelerine mazhar oluruz.

Her mü’min kişinin arzu ettiği, dünyada faniliği nasıl bir cehd ile sağlayabilirz acaba? “Takva, Azîz ve Celîl olan Allah’a tevekkül, O’nu tevhit ve amellerde ihlas ile mümkündür. Takva sahibi olan, Allah’a (cc) tevekkül eden, O’nun birliğini tasdik eyleyen ve amellerini de ihlas ile yapan kişinin kalbi doğrudur, sahihtir.” buyruluyor eserlerde.

Doğuştan gelen fıtratımız zamanla bozulabilmektedir. İlk fıtratımız adeta altındaki çakıl taşlarını olanca parlaklığı ile aksettiren saf su gibidir. Saf suyun toprak ve kir gibi şeylerle karışımı neticesinde nasıl berraklığından eser kalmıyorsa, fıtrat da, böyle kötü i’tiyatlar neticesinde saflığını ve berraklığını yitirmektedir.

 

İşte bir kimse zaaflarına yenik düşerek, doğuştan berrak su gibi olan fıtratını kötü alışkanlıklar sayesinde bozabilmektedir; Kötü alışkanlıklar, kara bir duman gibi zamanla kalp aynasını donuklaştınp matlaştırarak ilahi nuru ve fıtratın sesini artık aksettirmez olur. Bu aşamaya gelen kalp artık Kur’an nazarında mühürlenmiştir:[1]

 

Yüce Allah kitabında şöyle buyuruyor. “Hayır! Doğrusu onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.”[2]

” Ebû Hûreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Mü’min günah işlediği zaman kalbinde siyah bir iz olur. Sonra o kişi tevbe edip (nefsini o günahtan) çekip çıkarır ve (Allah’tan) mağfiret dilerse kalbi (o iz pasından) cilalanıp temizlenir. Eğer mümin günahı fazlalaştırırsa kalbindeki siyah iz (ve leke) fazlalaşır. İşte Allah’ın, Kitabında;  “Hayır, (onların sandıkları gibi değil). Onların kazandıkları günahlar, kalplerini paslandırıp karartmıştır” (Mutaffıfin, 83/14) ayetinde buyurduğu “ran” budur.[3]

Bu durumda olan bir kalp artık sıhhatli düşünme melekesini kaybeder. Nasıl ki hastalık neticesinde insanın mizacı bozulduğunda, şekeri acı, sirkeyi tatlı olmak üzere birçok şeyi yanlış olarak algılar, işte kalp mühürlenmesiyle ilgili ayetlerin arka planında, mevcut ilke, böyle bir psikolojik kurala dayanmaktadır.[4]

Bu bilgiler ışığı altında, her bir iyi ve kötü işin işlenmesi, insanda bir alışkanlık, meleke meydana getirmekte ve bundan dolayı kişinin tekrar iyilik ve kötülük işleme oranı artmakta veya eksilmektedir. Yapılan iyilik ise, kişinin kalbinde iman nurunun oluşumunu sağlamaktadır.[5]

Hâlbuki insan tabiatının Allah (cc)’a ibadete ve iyiliklere meyletmesi, yemek içmeğe meyli gibi tabii olan bir davranıştır. Kötülüğü i’tiyad eden birinin bu tabii olan fıtratından ayrılması, bedenin hastalanıp yemek içmekten kesilmesi gibi manevi ve psikolojik bir hastalıktır. Bu gibi kimselerin ruhları gerçekten hasta olup, hastalıkları küfür noktasına gelince, artık hakkı batıl, batılı hak görür ve ondan hoşlanmaya başlar. Kâfirlerin hak karşısında gösterdikleri mukavemeti, batıla hak olarak inanmasına ve ondan lezzet almasına bağlamak, en doğru olan bir yorum olur. Bu durum, kalp mühürlenmesi demektir. Artık bu yeniden oluşan tabiat, o ferdin ikinci tabiatı olmaktadır.[6]

Nitekim zaman itibarıyla farklılık arz etse bile her insana hidayeti ve iyiliği seçme hususunda bir sürecin bahşedildiğini, bu müddet zarfında hidayet ve dalaletin ihtiyari olduğunu, ihtiyarını iyi kullanmayanda dalalet ve kötülüğün bir tabiat olduğu; artık bu aşamadan sonra, kişinin bu tabiatı değiştiremeyeceği söylenmektedir. Aynı şekilde bazı kimselerde de iyilik, güzel davranış, takva, tabiat olmakta; ne darlıkta ne genişlikte bozulmamaktadırlar.

Bu anlatılanların ışığında, bir insan kötülüğe devam ettiğinde kötülük, iyiliğe devam ettiğinde ise iyiliğin onda tabiat olduğu anlaşılmaktadır. O halde bir insan iyi bir kimse olmak istiyorsa, iyilikleri kendisine davranış tarzı olarak seçer, ruh ile bedenin birbirinden etkilenmesi gerçeğinden hareketle, bir müddet bu iyiliklere zorlana zorlana devam etse de, bunlar zamanla kendisinde tabiat olmakta ve ruhuna yerleşmektedir. Çünkü ruhta meydana gelen her sıfat, tesirini uzuvlarda göstererek onları kendisine uygun tarzda eyleme sürüklemesi gibi, uzuvların yaptıkları her iş de, ruhta bir etki meydana getirmektedir. Nitekim birisi kendisini iffetliliğe alıştırdığında, haram karşısında vücudunda bir etki meydana gelmemektedir.

Gazali Hz. bu etkiyi şu güzel misalle îzah etmektedir: Herkesin ruhunda bir hattatlık sıfatı bulunmaktadır. Bir kimse güzel yazıda mahir biri olmak istediğinde, bu kişinin yapacağı tek bir şey vardır; o da, mahir yazı ustaları gibi eliyle güzel yazı yazma üzerine uzun bir müddet alıştırma yapmak ve taklid etmektir. İlk etapta her ne kadar zorlana zorlana bunu yaparak kendisini hattata benzetse de, bir müddet sonra hattatlık ruhuna yerleşerek bu durum, onda artık tabiî bir hal almaktadır.[7]

Kişinin bu yaptığı kendisinde cibilliyet ve tabiat haline geldikten sonra da, ondan lezzet almaya başlamaktadır. Artık bundan sonra bu iyilikleri kolay kolay terkedemez.[8]

Kur’an-ı Kerim gibi ilahi kudret ve azamet tecellileriyle dolu bir hikmetler kitabı olan kâinat içinde olup da onun üzerinde tefekkür etmemek, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Zira bu âlemde her zerre, diri bir gönle sahip olan insanla konuşur. Bütün varlıklar, hal lisanıyla beyan durumundadır. Kâinatta Halık’ını tanıtmayan hiçbir zerre yoktur. Bütün mahlûkat, kendisini yoktan var eden Halık Teâlâ’nın mührünü taşımaktadır. İnsana düşen, ilahi kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek, bu ilahi mühürleri ibret nazarıyla görebilmek, dünya –ahiret saadetini kazanabilmektir.

Hilmiye Ketenci
[1] Gazalî, Ebu Hamid Muhammed ibn Muhammed,İhya’u Ulûmi’d-Din, Daru İhya-i Kutubi’l-Arabî, III. 11; Fazlur Rahman, a. g. e., s. 74; Kırca Celal, Kur’an’ı Kerim’de Fen Bilimleri, 2. Bsk, İstanbul, Marifet Yayınları, 1989, s. 50
[2] Mutaffifin: 83/14
[3] Tirmizi. Tefsir, 48/75, (Mutaffıfin, 83/14) H.no. 3334,Cd. 3257, İbn Mace Zühd,37/29, H.no. 4244. Cd. 4234. Ahmed b. Hanbel. Müs. Müksirun. H.no. 7892, Cd.7611,c.2.297
[4] Fazlu’r-Rahman, a. g. e., s. 71.
[5] Müslim, a. g. e,, Ki tabu ‘I- İman 231(144),1. 128-129; Ahmed ibn Hanbel, a. g. e., 5/405
[6] Kotku, Mehmed Zahid, Tasavvufi Ahlak, Seha Neşriyat, ts.; s. 90, Yazır, a. g.
 e., IV. 2983
[7]Gazali, İhya, III. 58
[8] Şahver Çelikoğlu,Esmaü’l Hüsna 1-4