Dualara İcabet Eden

Bir gün Allah’ın elçisine sorulur: Rabbimiz bize yakın mıdır, uzak mıdır? Yakınsa O’na sessizce fısıldayarak yakarışta bulunalım, uzaksa bağırarak yalvarıp dua edelim. Cevap bizzat Rabbimiz tarafından verilir: “(Resûlüm!) Kullarım sana beni soracak olurlarsa (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım. (İsterse gönlünden geçirsin.) Bana dua edenin duasına icâbet eder (kabul eder)im. O halde onlar da benim davetimi kabul ed(ip bana itaat et)sinler ve bana iman(da sebat) etsinler. Tâ ki bu sayede doğru yola (kurtuluşa) ulaşmış olsunlar.” (Bakara Sûresi, 186)

Ayet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili farklı rivayetler de vardır. Katade’de geçen rivayete göre “..Bana dua edin, (isteyin) size karşılık ver(ip duanızı kabul ed)eyim…”[1] buyruğuna uymak için, sahabe-i kiramın Rabbimize nasıl dua edelim, hangi saatte dua edelim,  diye sorması üzerine bu ayet indirilmiştir. İbn Abbas ra’dan gelen bir başka rivayete göre de Medine Yahudileri, sen bizim ile sema arasında beşyüz yıl bulunduğunu ve her bir semanın kalınlığının yine bu kadar olduğunu ileri sürdüğün halde Rabbin bizim dualarımızı nasıl işitir, diye sorması üzerine bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Ebu Musa el-Eş’ârî’den gelen bir başka rivayette de şöyle geçer: Hz. Peygamber as ashabıyla beraber bir gazvede iken, ashabının tehlîl, tekbir ve duada seslerini çokça yükselttiklerine şahit olunca, sizler sağır olan ve burada bulunmayan bir kimseye duâ etmiyorsunuz, aksine her şeyi duyan ve size yakın olan bir Rabbe dua ediyorsunuz diye uyarıda bulunur.[2]

Rivayetlerin ortak noktası, insanın Rabbi ile dua iletişimini nasıl kuracağı ile ilgilidir. Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz, bu ayet-i kerime ile kullarına eşi benzeri bulunmaz bir lütufta bulunmuştur. “(Resûlüm!) Kullarım sana beni soracak olurlarsa (bilsinler ki) ben, şüphesiz onlara çok yakınım…”  Yakınlıktan maksat, yön ve mekân itibarıyla değil; Rabbimizim ilminin yarattıklarını kuşatması, onları muhafaza etmesi, dualarını kabul etmesi; mümin kullarına nimetlerini lütfetmesi itibariyledir. Zira Allahu Teâlâ mekândan münezzehtir. “…Biz ona şahdamarından (kendisinden) daha yakınız.”[3] ayet-i kerimesi de bu ayetin manasını destekler mahiyettedir. Yakınlığın Rabbimiz tarafından ifade edilmesi, yani (kullarım bana yakındır ifadesiyle değil de) “Ben yakınım” buyurulması da gayet anlamlıdır. Çünkü kul, mümkün bir varlıktır, varlığı da yokluğu da mümkündür, fanidir. Mümkün varlığın, mutlak varlığa bizzat yaklaşması mümkün değildir. Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil, Allah tarafındandır.

“…(İsterse gönlünden geçirsin.) Bana dua edenin duasına icâbet eder (kabul eder)im…”  Dua, genel manada ibadet; icabet de kabul olarak açıklanabilir. Özel anlamı ile dua, kulun mütevazi bir şekilde Rabbinden O’nun inayetini/yardımını talep etmesidir. Kul, dua etmek istediğinde, hiçbir şeye, aracıya, protokole ihtiyacı yoktur. Rabbine iltica etmesi yeterlidir. İltica etmek, muhtaç olduğunu itiraf etmektir. Bu sebepledir ki dua etmemek, Allah’ın gazabını celbeder, çünkü kibir alametidir. Dua etmek ise, kulu Allah katında değer sahibi kılar. “De ki: “Dua (ve ibadeti)niz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?”[4]

Burada dua ile ilgili bir incelik fark edilmektedir. Allah, kullarına lütfederek yakınlığını izhar etmişse; kul da dua ederken, zihnini, gönlünü Allah’tan başka bir şeyle meşgul etmemelidir. Çünkü Rabbi ona yakındır, gönlünden geçeni dahi bilmekte, isteğine karşılık vermektedir. İnsan masiva ile ilişkisini kesince marifetullah ile meşgul olmuş olur. Bu sebeple de dua, ibadetlerin en üstünü kabul edilir. Bu iletişim esnasında başka şeylerle meşgul olmak edebe aykırıdır.

Rabbimiz, duaya icabet edeceğini kesin olarak beyan etmiştir. O halde duanın kabul edilmeme ihtimali yoktur. Dua ederken bu hakikat unutulmamalıdır: Gönlümüzden geçen, sözümüze dökülen her yakarışa icabet eden bir Rabbimiz var. İbn Abbas ra bu konu hakkında şöyle demiştir: Bu ifade, ben dua eden herkesin duasını kabul ederim, demektir. Eğer duasında dilediği şey onun için dünyada rızık olarak tayin edilmiş ise o istediğini ona veririm. Eğer dilediği şey dünyada ona rızık olarak tayin edilmemişse, duası onun için saklı tutulur. (ahirette verilir.)

Âlimlerimiz duaya icabetin üç şekilde olacağını ifade etmiştir. Ya bizzat istenilen şey gerçekleşir; ya istenilen şeyden daha hayırlısı gerçekleşir; ya da istenilen şeyin karşılığı olarak ahirette mükâfat hazırlanır. Görüldüğü gibi her üçü de kul olarak arzu ettiğimiz, memnun olacağımız sonuçlardır. Öyleyse dua eşi benzeri olmayan bir iletişimdir.

Ancak duaya icabet edilmesinin önünde bir engel vardır. Haram yemek ve haram olan davranışlar duanın kabul olunmasına engeldir. Peygamber as şöyle buyurmaktadır: “Adam saçı sakalı birbirine karışmış, toza bulanmış haliyle uzun yolculuk yapar, ellerini semaya doğru uzatarak, Ya Rabbi ya Rabbi (diye dua eder) bununla birlikte onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, beslendiği haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olunur?” [5]

Kaderci anlayışla duanın gereksiz olduğunu ifade edenler de olmuştur. Onlara verilecek en güzel cevap da söz konusu ettiğimiz ayet-i kerimedir. Zira dua etmemizi, Rabbimiz istemektedir. Kaderi yazan da yaratan da, duaya icabet eden de Allah’tır.

Rabbimiz, biz aciz kullarını, yakınlığını izhar ederek şereflendirdikten ve dualara icabet ettiğini müjdeledikten sonra şöyle buyuruyor: “…O halde onlar da benim davetimi kabul ed(ip bana itaat et)sinler ve bana iman(da sebat) etsinler. Tâ ki bu sayede doğru yola (kurtuluşa) ulaşmış olsunlar.” Yüce Rabbimizin kullarına sunduğu bu güzellikler karşısında takınılması gereken tavır bellidir: Rabbimizin davetine icabet etmek, O’na iman etmek, hayatımızı O’nun koyduğu kanunlara göre tanzim etmek ve yalnızca O’ndan istemek. Hiç usanmadan, hiç sapmadan… Bu gidilecek en doğru yoldur, ebedi kurtuluştur.

Efendimiz as. şöyle buyurmuştur: “Ümmetime üç şey verildi ki peygamberler dışında kimseye verilmemiştir. Allah bir peygamber gönderdiği zaman, ‘bana dua et ben de duanı kabul edeyim’, diye buyururdu. Buna karşılık bu ümmete de ‘bana dua edin ben de duanızı kabul edeyim’ diye buyurmuştur…”[6] 

Zeynep Yaren Çelikbilek

 YARARLANILAN KAYNAKLAR

Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb.

Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an.

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili.

Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali.

[1] Mü’min Sûresi, 60

[2] Buhâri, Tevhid, 9; Müslim, Zikir, 44

[3] Kaf Suresi, 16

[4] Furkan Suresi, 77

[5] Müslim, Zekat 65; Tirmizî, Tefsir 2. sûre, h. 37; Müsned, II, 328.

[6] et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru’l-Usûl, II, 556.