Dostluk Hikayeleri

           Nasıl bir dost arıyorsun?

Cüneyd-i Bağdadî’ye bir adam dedi ki: “Bu günlerde gerçek dost, zor bulunuyor. Allah (cc) yolunda bir dostu nereden bulacağım?” Cüneyd şöyle buyurdu: “Eğer seninle ilgilenecek ve senin yükünü kaldıracak bir dost istiyorsan, bunlar çok az ve uzaktadır.

Ancak, eğer Allah (cc) yolunda, yüküne katlanacağın ve ıstırabını yükleneceğin bir dost istiyorsan, o zaman sana birçoğunu tanıştırabilirim.”

DOST dediğin,

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı…

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı…

Kuşun Altın Heykeline Yazılan İki Söz

Bir sabah, büyük Moğol İmparatoru Cengiz Han ile alayı, bir av gezisi için yola çıkmışlar. Diğerleri, ava ok ve yaylarıyla katılırken Cengiz Han, alışılageldiği gibi kolunun üzerinde, gökyüzünde yükselerek her yeri görebilen ve dahası o mesafeden çıplak insan gözünün asla fark edemeyeceklerini ayırt eden, her türlü oktan daha iyi bir avcı olan sevgili şahinini taşıyormuş.

En iyi avcılar arasından seçilmiş olmalarına rağmen, o gün hiçbir adamı bir şey avlamayı başaramamış… Hayal kırıklığına uğramasına rağmen ümitsizliğe kapılmayan Cengiz Han, ava tek başına devam etmek için diğerlerinden ayrılmış. Ancak uzun süre tek başına dolandıktan sonra yorgun ve susuz düşmüş. Yaz sıcakları yüzünden oraların zaten güçsüz akan dereleri de kuruymuş.

Sonunda nihayet bir mucize olmuş, tam önündeki büyük bir kayanın üzerinden hafif bir şırıltı eşliğinde incecik bir su akmaktaymış. Hemen kolundaki şahini uçurmuş, her zaman yanında taşıdığı kadehini çıkarmış ve suya kavuşmanın verdiği keyifle yavaş yavaş doldurmaya başlamış… Suyu tam dudaklarına götürdüğü sırada şahin üzerine doğru pike yaparak tek hamlede kadehi ellerinden almış ve uzak bir yere doğru yuvarlamış.

Zaten çok sabırlı bir adam olmadığı bilinen Cengiz Han, çok sinirlenmiş, ancak şahinin kendisinin en sevdiği hayvanı olduğunu hatırlayarak ve muhtemelen onun da çok susamış olduğunu düşünerek kendini yatıştırmaya çalışmış. Böylece kadehi yerden almış, bulandığı toz topraktan temizlemiş ve yeniden doldurmuş. Ancak kadeh yarısına kadar dolmuşken, şahin yeni bir pikeyle kadehi devirip suyu kuru toprağa dökmüş. Büyük Cengiz Han, yüreğinin sıkıştığını hissetmiş, çünkü kendisine harika avlarda eşlik etmiş, ona büyük memnuniyetler yaşatmış bu hayvanı hakikaten çok severmiş.

Ama bir imparator olduğunu da unutamaz, hiçbir koşulda, hiç kimsenin kendisine saygısızlık etmesine müsaade edemezmiş. Böylece, ağır hareketlerle kuşağındaki kılıcı çıkarmış, kadehi yeniden eline almış ve bir gözü kaynakta, bir gözü şahinde yeniden doldurmaya başlamış. Kadeh neredeyse tamamen suyla dolmuş ve Han tam içmeye yeltendiği anda şahin bir kez daha alçalıp kendisine doğru pike yapmış. Han tek vuruşta hayvanın başını gövdesinden ayırmış ve kuş ayaklarının dibine düşmüş.

Cengiz Han, suyun kaynağını aramak üzere kayanın tepesine tırmanmış ve büyük bir şaşkınlıkla suyun geldiği küçük kuyuyu ve içinde ölü yatan küçük yılanı görmüş. Yörenin en zehirli türlerinden biriymiş yılan ve eğer birkaç dakika önce o suyu içmiş olsaymış artık yaşayanlar dünyasında olmayacakmış!

Cengiz Han kampa kucağında ölü kuşla dönmüş. Sonradan da kuşun altından bir heykelinin yapılmasını emretmiş. Heykelin bir kanadının üzerine: “Sana hoş gelmeyen bir şeyler yaptığında bile dostunun dostu olmaya devam et.” diğerine ise: “Kızgınlıkla yapılan her eylem, başarısızlığa mahkûmdur!” sözlerinin kazınmasını istemiş.

“Dostun sana çatması, hiç aldırmayıp uzaklaşmasından hayırlıdır.    (Ebu’d Derda)

Kiminle Arkadaşlık Yapılmaz?

İslam âlimlerinden biri, hizmetinde bulunan talebelerinden birisi ile dağa çıktı. Yanlarına yiyecek olarak bir ekmek, biraz da katık almışlardı.

Dağa çıktıklarında gün yeni aydınlanmıştı. Sabah kahvaltısı yapacaklardı. Bir çam ağacının altına mütevazı sofralarını kurdular. Talebesi, ekmeği aldı ortadan ikiye böldü. Bir parçası diğerine göre büyük olmuştu. Büyük olan parçayı İslam âlimine uzattı: “Buyurun hocam!” dedi.

Hoca, ekmeği alırken dikkatli bir şekilde talebesine baktı. Talebesinin rengi değişti: “Bir şey mi oldu hocam?” dedi.

Hocası: “Yok kardeşim, bir şey dikkatimi çekti.” dedi. “Ekmeğin büyük olan parçasını bana verdin. Bu konuda sana bir düsturu hatırlatayım. Bak kardeşim! Birisi seninle bir dilim ekmek paylaşırsa yahut bir elmayı bölüşürse eğer yarıdan fazlasını kendine alırsa o kişiyle sakın arkadaşlık yapma.”

“Nefsimin azgınlığına duyacağım neşeyi artırarak bana yardımcı olan arkadaştan Allah’a sığınırım!”  (Ebu Hureyre)

Sorumluluk

İki arkadaş ormanda yürürken birisi gümüş saplı bir balta bulmuş ve sahiplenmiş: “Bak ne buldum.” Arkadaşı “Buldum deme, bulduk de.” demiş. Ama o başını sallayarak: “Hayır ben buldum, benim kısmetim.” demiş.

Az sonra bir grup insan homurdanarak yaklaşmışlar. Bir şey aradıkları belliymiş. Biri, elinde balta olanı göstererek “Haydi ona gösterelim. Baltamızı çalmış.” demiş. Bunun üzerine baltayı bulan “Eyvah! Yandık, başımız dertte!” demiş. Arkadaşı, şöyle karşılık vermiş: “Eyvah yandık deme, eyvah yandım, de. Başımız dertte deme, başım dertte de. Çünkü benim değil, senin başın dertte.”

 

Güzel Kokulu Kil  (Gülistan’dan)

Bir gün hamamda yıkanırken bir parça güzel kokulu kil vermişti arkadaşım. “Misk mi, yoksa amber misin? Ne güzel kokuyorsun, bayıldım.” dedim kile.

“Ben…” dedi, “Basit bir kil idim, bir süre gülle arkadaşlık yaptım, gülün kokusu sindi üzerime!”

Tahtadaki Delikler

Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. “Arkadaşlarınla tartışıp, kavga ettiğin her zaman bu tahtaya bir çivi çak.” demiş. Genç, ilk gün tahtaya otuz yedi çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.

Nihayet bir gün gelmiş ki, genç tahtaya hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş. Gence “Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar.” demiş.

Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası oğluna: “Aferin! İyi davrandın ama bu tahtaya dikkatli bak. Çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak.” demiş.

“Arkadaşlarla tartışılıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak, kapanmayacak. Bir arkadaş, ender bulunan bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir. İhtiyaç duyduğunda sana yardımcı olur, seni dinler ve sana yüreğini açar” demiş.

Sakın bir dîdeyi ağlatma, handân olmak istersen.

Dokunma hâtır-ı mûra, Süleymân olmak istersen.   (Fennî)

[Kimseyi ağlatma ki gülebilesin. Başkalarının felâketi üzerine saadet bina edemezsin. “Acımayana acınmaz” duymadın mı? Karıncayı incitmezsen ancak, Hazreti Süleyman’a benzeyebilirsin.]

Geleceğini Biliyordum

Savaşın en kanlı günlerinden birinde asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker, teğmene koştu: “Teğmenim! Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?” “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen. “Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma.”

Asker ısrar etti. Teğmen: “Peki.” dedi. “Git o zaman.”

İnanılır gibi değildi. Asker, o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı, koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü: “Sana hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş.” “Değdi teğmenim.” dedi asker hıçkırarak. “Gene de değdi çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için.” “Geleceğini biliyordum!” diyordu arkadaşım. “Geleceğini biliyordum!”

Dostlarım ev eşyamdı, bir bir gitti, diyorum.

Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.”    (Necip Fazıl)