Dört Sultan Sofrası

IMG_3748 copy

Bismihi Subhan.

Yapraklarının arasında cennet bülbülleri şakıyan dallı budaklı Tuba Ağaçlarının ilerisinde, ilahi irade ile ışıl ışıl aydınlatılmış bir tepenin üstünde… Cennetin en güzel köşklerinden biri. Üzerinde; muhterem konuklarının canlarının çektiği şeyleri altın ve gümüş tepsiler içinde ikram etmek için dönüp duran melekler, uzaktan bakıldığında incilerle süslenmiş incecik tülden bir cibinliğe benziyor. Hareketli ve ikram dolu bir cibinlik. Elbette telaşta olacaklar. Cennetin en kıymetli dört hanımını ağırlıyorlar. Dünyadayken yaptıkları tercihlerle, cennet yurdunun hanımefendisi olmayı hak etmiş ve son peygamberin dünyadayken haber verdiği bu dört sultan.

Hz. Asiye’ ye soruyor Hz. Hatice, “dünyada en sevindiğin şey neydi?” diye. Gülümsüyor Asiye. İnci- mercan saçılıyor etrafa. Hizmetinin bedeli cennet ehlinin gülümsemesi olan melekler şad oluyor. Bir pencere açılıyor önlerinde, dünyadayken Hz. Asiye’ nin Rabbine ilticasını seyrediyorlar.

Ya Rabbi! diyor Hz. Asiye,

Ben bu küfür yuvasındayken bile Sen bana rahmet edip beni mü’minlerden kıldın. Zalim Firavunun ruhumda açtığı yaraları peygamber olacak bir evlatla sardın, iyileştirdin. Ben bu nimetlere nasıl şükredeceğimi bilemem. Sana, bereketli Nil’ in damlaları sayısınca, seni anan kalpler ve onların seni anmaları sayısınca, layık olduğun şekilde hamd olsun.

Ve pencere kapanıyor. Hz. Asiye mutlu ve mahcup gülümsemeye devam ediyor. Bu kez Hz. Asiye Hz. Fatıma’ ya soruyor.

“Ey, haberi bize, En Sevgiliye en çok benzeyen kişi olarak gelen Fatıma, babasının annesi, yerde ve gökte övülmüş olanın nesli, bize anlatacak güzel bir hatıran yok mu?”

Olmaz olur mu, hangi birini anlatsa Fatıma, mest olur herkes, zira onun için babasını her gördüğü an, Onu her andığı an, anlatılası birer hatıra… Zorlanıyor seçmeye ama sonunda açılıyor bir pencere daha: Fatıma yatağında yatıyor, yorgun ama mutlu. Kucağında, fırından yeni çıkmış ekmek gibi sıcacık, mis kokulu, yumuk yumuk bir yavru. Kim istese vermiyor, ilk kucağına alan kişinin Rasulullah olmasını istiyor, onun için bekliyor. Emzirmemiş bile, ağlamasını önemsemiyor. Minicik yavrunun kulağına eğilip fısıldıyor, “ağlama, biraz sonra herkese nasip olmayacak bir nimetle nimetleneceksin.” Susuyor bebek ve uyuyor. Çok geçmiyor, nuru, kokusu, bereketi kendinden evvel gelen Zat-ı Muhterem giriyor odaya neşeyle. Alıyor yavruyu kucağına. Annesininkinden daha korunaklı bu kucakta neşeyle açıyor gözlerini bebek. Dedesi, damağında ezdiği bir hurmayı onun damağına sürüyor şehadet parmağı ile… Herkese nasip olmayan bu nimeti coşkuyla emişi neşelendiriyor Peygamberi. Babasına dönüyor bebeğin:

– Adını ne koyacaksın Ya Ali?

– Harb koyacağım Ya Rasulallah.

Savaşın adını bile sevmeyen Hz. Fatıma’ nın bir anda sıkışan yüreğini, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber rahatlatıyor:

– Öyleyse Harb olmasın. Adını Hasan koydum bu güzel bebeğin.

Artık adı da güzel, kendi güzel bebeğin. Annesinin kucağına geliyor yeniden, huzurlu derin bir, uykuya dalıyor yavru. Annesi ise o an dünyanın en mutlu annesi… Kapanıyor pencere… İmrenerek bakıyorlar Fatıma’ ya, Allah’ ın Habibinin, sevgili kızına.

Hz. Fatıma Hz. Meryem’ e ve onun güzelliğine hayran olarak bakıyor. Sonra çevresine toplanan cennet ehli çekiyor dikkatini. Zümrüt-ü Anka’ nın seyretmeye geldiği bu görüşmeyi, onunla beraber seyretmeye geliyor cennet yurdu sakinleri, hurileri, gılmanları, melekleri, kuşları… İçine babasının özlemi düşüyor “Sen olmasaydın, hidayet yoluna rehberlik etmeseydin, burada olamazdık. Seni seviyorum babacığım.” diye bir duygu geçiyor içinden ve kanatlanıp şeffaf bir melek olarak uçuyor kutlu Peygambere. Sonra Hz. Fatıma Hz. Meryem’ e tekrar dönüyor:

“Ey İsa’ nın annesi lakabıyla kıyamete kadar mü’minlerin andığı kişi! Bize Mabed’i anlat” diyor. Hz. Meryem’in o an çok uzaklara dalan gözleri sanki mabedi görüyor. Onun gördüğünü, orada bulunan şahitler de açılan pencereden görüyor.

Büyük bir avlunun doğu köşesine doğru gidiyor görüntü. Dar bir koridora giriyor. Karanlıkta birkaç kilit, birkaç kapı gıcırtısı. Bu duyulan Hz. Zekeriyya’ nın Allah’ ı anarak açtığı kapılarla onun ayak sesleri. Sonunda Hz. Zekeriyya, küçük bir pencere ile aydınlanan küçük bir odaya giriyor. Zayıf, nur yüzlü, minyon tipli bir kız çocuğu, diz üstü oturmuş Rabbi ile rabıta yapıyor. Gelenden haberdar ama bu kilit üstüne kilit odada, Allah’ ın koruması altında olduğunu ve gelenin ancak Hz. Zekeriyya olduğunu bildiğinden hiç koparmıyor gönül bağını, gözlerini bile aralamıyor. Hz. Zekeriyya bu küçücük kız çocuğunun bu mütevekkil haline bakıp ağlıyor. Bozulduğunu hiç görmediği ince şilteli yatağa bakıp ağlıyor. Yerde serili, seccade kadar, tüyleri dökülmüş halıya bakıp ağlıyor. Her gelişinde Meryem’ in “Rabbim’ in katındandır” dediği üstü çeşit çeşit, dört mevsim nimetleri ile dolu olan hiç bozulmamış, eksilmemiş sofraya bakıp ağlıyor. Sonra Hz. Meryem açıyor gözlerini. Pencere az evvel Zekeriyya’ nın gözlerinden gösterirken şimdi Meryem’ in gözünün gördüklerini aktarıyor seyircilerine. Üstleri çeşitli mücevherlerle işlenmiş ipek kumaşlarla kaplı duvarlar, bir dirsek boyu genişliğindeki pencereden dolan cennet nuru ile aydınlanıyor, ışıl ışıl oluyor. Hz. Zekeriyya’ nın ağaçsız tepeleri gördüğü pencereden Hz. Meryem, cennette kendisini bekleyenleri seyrediyor. Üzerinde yürürken yumuşaklığı ile keyiflendiği ipek halıların kenarına serilmiş, etrafında hizmet etmek için meleklerin bekleştiği yatağa daha hiç girmemiş. Bir sarayın gösterişli, altın kemerli büyük kapısına benzeyen kapıdan içeri, gözünde yaşla giren Hz. Zekeriyya ise bu şatafatın bu lüksün içinde, dünya meşakkati her haline sinmiş bir derviş gibi duruyor. Meryem’in masum küçük gözleri merhametle bakıyor hamisine. Her zamanki gibi Hz. Zekeriyya, meleklerin havada kapıştığı incileri döküyor gözlerinden. Niye üzülüyor ki bu mübarek, Meryem bunca nimetin ve rahatlığın içindeyken.

Kapanıyor pencere. Herkeste bir sükûnet, Rabbin verdiği nimetlere şükrediyorlar sessizce. Her bir şükür kanatlanıp uçuşuyor cennet semalarında. Şenleniyor gökyüzü.

Hz. Meryem, Hz. Hatice’ ye dönüyor, “Sen!” diyor, “ İçimizde en sevgilinin en çok sevdiğisin. Göster bize O’nu nasıl sevdin?”

Hz. Hatice yumuyor gözlerini. Anıyor o güzel günleri. Onun göz kapaklarının altında gördüklerini, anı penceresinden görüyor cennet ehli.

Evinin üst katında yola bakan balkonda gözünün nurunu, evinin direğini bekliyor Hatice. O gelmezse de Onun haberini getirecek köleyi gözlüyor. Ama beklediğinden farklı, heyecanla atan kalbini korkuyla dolduran bir hal var bu gelişte. Muhammed’i kendine yaslamış, neredeyse taşır gibi koluna girerek getiriyor, bu genç, hizmet ehli köle, efendisini. Hatice bir solukta kapıyı buluyor. Onu az önce balkonda gören olsa inanmaz kapıdakinin Hatice olduğuna. Normal şartlarda o kadar zamanda orada olamaz. Giriyor koluna sevdiğinin. Buz gibi olmuş elinin soğuğu ruhunu üşütüyor, Muhammed’in titreyen bedeni ile sarsılıyor Hatice’nin yüreği. Hemen yatağa yatırıyor kocasını. Muhammed üşüyor. Boncuk boncuk ter dökerken vücudu, üşüyor. “Üstümü ört Hatice” diyor sessizce. Öyle sessiz bir rica ki,   Hatice’nin kalbi işitiyor bu sesi. “Zemmiluni. Zemmiluni.” Hatice, Onu ısıtacak bir örtü ile örtüyor sevdiğinin üstünü. İçi rahat etmiyor, sevgisiyle örtüyor, sarıp sarmalıyor bütün ruhuyla, titreyerek yatan sevdiğini. Elleri ellerinde, gözü efendisinin en küçük mimiğinde bekliyor. Ne kadar zaman o halde kaldılar bilinmez, kıyamete kadar yatsa Muhammed, kıyamete kadar bekleyecek Hatice. Usulca açılıyor Muhammed’in gözleri. Daha açarken buluyor Hatice’nin aşkla, sevgiyle, muhabbetle bakan gözlerini. “Ben” diyor, “Kendimden korkuyorum. Bana cinlerin dokunmuş olmasından endişe ediyorum.” Ve başından geçenleri anlatıyor. Hz. Hatice’de zerre kadar şüphe olmaksızın teselli ediyor sevdiğini:

“Ey çocuklarımın babası, evimin efendisi! Sen hayır üzere yaşıyorken, korkma! Rabbin seni utandırmaz ve yarı yolda bırakmaz.” Hatice sadece mü’minlerin annesi değil o mü’minlerin önderi, örneği, sevdiği… Herkes şahit Hz. Hatice’nin şeksiz şüphesiz imanına, muhabbetine…

Böyle kuruluyor meclis, böyle devam ediyor. Onların bu hallerini seyrederken ne kadar zaman geçti bilmiyor ebedi hayatlarında cennet ehli. Doyulmaz bu vakitlerde aceleyi gerektirecek bir şey yok. Orası korkunun ve hüznün olmadığı belde. Ebedi hayat yurdu. Tohumlarını şu kısa dünya hayatında atıp, mahsulünü orada toplayacağımız bereketli tarla.

O dört sultanın komşuluğunu ve muhabbet sofralarının misafiri olmaklığını dileriz Mevla’dan, vesselam.

Melahat Güngör