Dilimiz, Türkçemiz

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal/
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Geçmişten gelen hoş bir sadâ, geleceğe bırakılan tılsımlı bir miras, dil…

Bir dil düşünelim ki milletin en azizi, en tılsımlısı, en kıymetlisi, fertleri birbirine bağlayan, birbirine sevdiren, sevgileri dile getiren, savaş meydanlarında gazileri ve şehitleri cihangirce koşturan denizler ırmakları aştıran gök kubbeyi çadır, güneşi bayrak olan, kelimelere ses ve hayat veren, en ulvi olanı anlatan, yaşatan, sezdirilen, ifade eden, sanata ses veren, derinlik çizen, musiki katan bir miras…

Öyle bir miras ki; ataları asırlarca o kelimeleri duymuş, onlarla düşünmüş, birbirlerini ve evlatlarını, bebelerini o kelimelerle sevmiş, o kelimelerle sözü güzelleştirmiş halis bir cevherdir. Öyle bir cevher ki; boncukla plastikle değiştirilmeyecek kadar kıymetli bir miras…

İki mirastan biri. Bugünkü eşsiz vatan toprağımız; birinci mirasımız. Eşsiz dilimiz; Türkçemiz; ikinci mirasımız. Peki, nasıl koruyacağız, nasıl seveceğiz onu? Hepimiz aslında Türkçe’nin ezeli âşıkları değil miyiz? Yunus’un şu dizeleri mest etmez mi bizleri:

Nidem elim ermez yare
Bulunmaz derdime çare
Oldum ilimden âvâre
Beni bunda eyler misin

Ya da;

Ben Yunusu biçareyim
Dost elinden âvâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Gel gör beni aşk neyledi

Fuzuli’nin Peygamber Efendimiz’i(sav) tasvir ettiği “su” kelimesine ses verdiği şu mısraları kim unutabilir ki;

Dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

“s” sesindeki aliterasyonun, sıcak kumlarda Efendimize kavuşma arzusu yaşayan bir aşığın dilinden dökülüşüne kim bu kadar güzel ses verebilir…

Peki diğer bir Türkçe aşığı; Yahya Kemal
Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın
Bir âlemi hayale dalan âb uyanmasın
Mısraıyla suyu sesle bu kadar mündemiç eden bir dilin verdiği ahenk…

Geleneğimizde “dil” sadırda olanı satıra döken yol olmuştur. Zira, arı ve duru Türkçemiz olmasaydı Yunus’un gönlünden geçen şu dizeleri nasıl hissederdik!

Hak bir gönül verdi bana
Ha demeden hayrân olur
Bir dem gelir şâdân olur
Bir dem gelir giryân olur
Bir dem gelir Îsâ gibi
Ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine
Fir’avn ile Hâmân olur

Dizeleri Yunus’un gönlündekilere tercüman olur. Beyitlerde görüldüğü gibi gönül ha demeden hayran olan, bazen neşeli huzurlu, bazen ağlamaklı olan, bazen İsa gibi ölmüşleri diriltme mucizesi gösteren, bazen de gurur ve kibir dairesinde zalim firavun ve onun baş veziri Haman gibi değişkenlik gösterir. Nihat Sami Banarlı’nın “Türkçe’nin Sırları” adlı eserindeki ifadeleriyle  “Gönül, insanın duygu merkezi demek, yürekteki manevi taraf demektir, ama o bu kadarcıkla kalmaz: Gönül çekmek de aşk olur, gönül vermek de sevgi… Gönül yapmak da iyilik duygusuyla dolar, gönül almak da hoşnut etmek, memnun etmek manalarına girer. Bakınız alçaklık, ne kötü manada kelimedir, ama Türk halkı onu gönül’le birleştirir ve gönül alçaklığı veya alçak gönüllülük hâline koyarsa, bu, üzerinden bir tılsım geçmiş gibi birden bir fazilet manası alır. Böylece, gönül almak, gönül vermek, gönül eğlendirmek, gönlü açılmak, gönlü olmak, gönlü dolmak, gönlünü etmek, gönlüyle oynamak, iki gönül bir olmak,  gönlü kalmak, gönül kırmak, gönülden kopmak, gönülden sevmek, gönlünce sevip gönlünce yaşamak ve daha sayısız gönül kelimeleri gönül oyunları, gönül yücelikleri, gönül duyguları duyup gönül şarkıları söylemek…”

Mesela; Kaya Bilgegil şiiri tarif ederken; Hegel’in ‘sanatın hayretten doğduğu’ düşüncesini kabul eder. Buradan hareketle ; “Şiir, iç dünyadan veya dış dünyadan gelen güzellik ihsasının doğurduğu hayret hissine lisanın güzelliğini kullanarak beden verme sanatıdır.” Sonra bu tarifi biraz daha şümullendirme ihtiyacı duyarak “şiir, insan ruhunda geçen vakıalara lisan müzikalitesinden beden verme sanatıdır.” diyor. Biraz sonra “şiir, lisan musikisinde erimiş ben’dir.” şeklinde bir tarif yapıyor.

“Şiir, Rabbin hazinelerinde insan kalplerinde, kendi içimizde, mekân ve hayyiz kelimelerinin gerek mücerret, gerek müşahhas medlulleri içinde kazandığımız görgü ve duyguları kullanarak mısralar halinde yeniden imal etme sanatıdır.”

Dilimiz musikiye dönüşmüş haliyle bestesiz söylenecek kadar ahenklidir.
Gül âteş gülbün âteş Gülşen âteş cûybâr âteş
Semender – tıynetân -I aşka besdir lâlezâr âteş

Gül ateş, gülfidanı ateş, akarsu ateş. Semender tabiatlı âşıklara bir lâle bahçesi yeterlidir.

Yukarıdaki mısralarda Şeyh Galip; musikinin yanına bir de yağlı boya kırmızı ateş dolu bir manzara çizer. Yine Ahmet Haşim;

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümayan,
Güller gibi… sonsuz, iri güller
Güller ki kamıştan daha nalan;
Gün doğdu yazık arkalarında!
Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrarını ömrün eder ilân.
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Âlemlerimizden sefer eyler?
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Başka bir resmi başka bir musikiyle terennüm eder.

Ve;

Hangi şiir ve terennüm ve lisan ölümü bu kadar güzel ifade eder;

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,

*

Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.
Ölümü dahi güzelleştiren bu dile şükürler olsun.

Sema SÖZEN