Dilimiz, Geleceğimizdir!

İki kişi telefonla konuşuyor. Biri, diğerinin katılmadığı toplantıyı anlatırken: “Korkunç güzel bir partiydi, bi ara millet abartı kasıp triplere girdi. Nooluyoruz oldum ben… Hepimiz koptuk yani!” diyor. Ertesi gün buluşup buluşmayacaklarını konuşuyorlar bir süre. “Yarın fulüm. ”diyor, biri diğerine. “Hastayım artı streslerdeyim.” “Bunalım takılıyorsun yani? ”diyor öteki, kurduğu cümleye bir soru vurgusu ekleyerek. “Yok, panik olma hemen.” diye yatıştırıyor, beriki “Daral geldi biraz, nema problem.” Biri diğerine “takıldıkları sitede” uzun zamandır kendisini göremediğini “chat odaları”nda bulamadığını söylüyor ve ekliyor: “Mail boxına bak, süper e-mailler geldi geçen,, kafa bi arkadaştan hepsini download ettim sana.”  “Bir süre konuştuktan sonra “alolaşacaklarını” söyleyip ertesi gün “beş gibi” buluşmayı karalaştırıyor ve son cümlelerini kuruyorlar: “Kendine iyi bak, hadi öpüldün, çaavv!” “Ben de seni öpüyorum, kendine dikkat et!” Konuşma bu şekilde devam ediyor.

Kendisi de bir edebiyat profesörü olan Mahmud Esad Coşan, “Türk Dili ve Kültürü” isimli kitabında şunları söylüyor:  “Bugünkü emperyalistler (milletleri hâkimiyetleri altına almak isteyen güçler), tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri, kendi kültürünü yayarak fethetmiyor. Aksine kültürsüzleştirerek, benliklerinden, şahsiyetlerinden ayırarak veya kültürsüzlüklerine inandırarak aşağılık duygularına iterek elde ediyor.”          

Kültür, bir milleti diğer milletlerden ayıran özellikler bütünüdür. Yani kültür; bir milletin konuştuğu dildir, mensup olduğu dini inançtır, tarih şuurudur, gelenekleri ve görenekleridir, güzel sanatlarıdır. Kültür, bir milletin yaşayış tarzıdır.

Kültürlerini kaybeden milletlerin, artık vatanları da yoktur, bayrakları da, istiklalleri de.

Tarih, siyasî istiklallerini kaybeden milletlerin, kültürlerini, yani dillerini, dinlerini, tarih şuurlarını, gelenek ve göreneklerini kaybetmedikleri takdirde, bin yıllık, hatta iki bin yıllık bir esaretten sonra bile yeniden derlenip toparlandıklarını, yeniden istiklallerine kavuştuklarını örnekleriyle gösteriyor. Ama tarih, kültürlerini kaybeden milletlerin yeniden bağımsızlıklarına kavuştuklarına dair bir tek örnek bile vermiyor.

Çin’in meşhur filozofu Konfüçyüs’e sormuşlar: “Ülkenizi yönetme imkânı size verilseydi, işe önce nereden başlardınız?” Konfüçyüs tereddütsüz cevap vermiş: “İşe önce dilimizi ele alarak başlardım. Çünkü dil bozuk olursa düşündüklerimizi iyi anlatamayız. Düşündüklerimizi iyi anlatamazsak yapılmasını istediğimiz işler doğru dürüst yapılamaz. İşler doğru dürüst yapılamazsa adetler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa adalet terazisi çalışmaz olur. Adalet terazisi çarpılırsa halk ümitsizliğe, korkuya kapılır, ne yapacağını bilmez. Böyle bir halkı idare etmek artık çok zorlaşır.”

Dil, bir milleti oluşturan fertler arasında karşılıklı anlaşma vasıtasıdır. Bu yönü ile o milletin insanlarını birbirine kenetler, onları duygu ve düşüncede bütünleştirir. Bu bakımdan milletin varlığının ve kültürünün temel taşı sayılır. Millet, kendi varlığını sürdüren bütün değerleri dili sayesinde koruyabilmiş ve bugüne getirebilmiştir. Yine dili sayesinde de gelecek nesillere aktaracaktır.

Nihad Sâmi Banarlı’nın “Türkçenin Sırları” adlı eserinde şöyle bir tespit var: “ Milletimizin kolunu bükemeyen milletler, onun dilini bükmek yoluna başvurmuşlardır. Türk milletini içinden yıkmak isteyenler, onun önce dilini, arkasından dinini devirmek yolundadırlar. Onun tarihteki en büyük zaferlerini bu iki asil kaynağa bağlı oluşla kazandığını da onlar çok iyi bilirler. Yıkmak isteyişlerinin asıl sebebi esasen budur.”

Yavuz Bülent Bakiler de aynı gerçeği şu mısralarla dile getiriyor:

“Savaşta çiğnetmedim memleketimi

Barışta düştü üstüme gölge gölge haç!”

Diller arasında kelime alışverişi tabiîdir. Normal olmayan, alınan kelimelerin Türkçeleştirilememesidir. Şimdi böyle bir durumla karşı karşıyayız. Bu salgın; kısmen yabancı dille eğitimden,  kısmen yabancı dil hayranlığından, özenti ve taklitçiliğinden kaynaklanmaktadır.

Temel Londra’nın ortasında, sokakta İngiliz giyimli bir adama yaklaşır. Adamın yüzü tam Karadeniz tiplidir. Sevinçle sorar: “Hemşerum, Karadenizli misun?” Adam cevap vermez. Temel yine sorar: “Hemşinli misun, Trabzonli misun?” Yine cevap yok. Nihayet “Rizeli misun?”diye sorunca adam patlar:”İncilizum, İnciliz!”

Dilimiz hususunda hassasiyet gösteren bir sunucu bakın ne söylüyor: “Nasıl askerde vatanımızı koruduysak Türkçemizi korumak da bizim için yüce bir vazifedir.” Türkçe konusunda herkes hassas davranmalı, dili korumanın; milleti, vatanı ve bunları bir arada tutan değerleri korumak olduğunun şuuruna varmalıdır. Öyleyse dilimize sahip çıkmak hepimizin vazifesi olmalıdır. Bu vazifeleri beş maddede şöyle sıralayabiliriz:

1. Duyduğumuz yabancı kelimenin anlamını karşılayacak bir Türkçe kelime varsa mutlaka onu tercih etmeliyiz. Yoksa o yabancı kelimeyi Türkçe kurallara göre okuyup yazmalıyız. Kelimeyi nasıl telaffuz ediyorsak öyle yazmalıyız. (telephon değil telefon) (autobus değil otobüs)

2. Yazılacak her çeşit tabela Türkçe harflerle ve Türkçe kurallarıyla yazılmalı, eğer yabancı dil kullanılmak isteniyorsa Türkçe’nin altına daha küçük harflerle ve parantez içinde yazılmalıdır. Lokanta (restaurant)

3. Gazeteler, radyo ve televizyonlar Türkçe’nin doğru kullanılması konusunda duyarlı davranmalı, yanlış yapanlar uyarılmalı, bilhassa sunucular eğitilmelidir.

4. Kısaltmalardaki İngilizce söylenişe artık bir son verilmelidir. TV; Ti, Vi olarak değil, Te Ve olarak telaffuz edilmelidir. Örnek T.C. Vatandaşı.

5. Türkçede olmayan harfleri asla kullanmamalıyız. Taxi değil taksi, quiz değil kuiz.
Türk gençliği artık; “Nasıl gidiyor?” yerine, “Nasılsın, ne var ne yok?”,

“Waow!” yerine, “Ooo!”,“Kendine iyi bak.” yerine, “Sağlıkla kal, hoşça kal”.

“Baay!” yerine “Allahaısmarladık.”  diyebilmelidir.

Allahaısmarladık.

Betül Meral Durak