Değişme Geliştirir Mi?

unnamed

İnsan tabiatı iktizası sürekli değişim ve dönüşüm halindedir. Bugünden yarına, hayırdan hayıra yahut şerre, şerden hayra… Tabiat da değişmekte, mevsimler birbirlerine benzemeyen tezahürleri ile, yıllar geri döndürülemezlikleri ile değişip durmaktadır. Günler bir öncekini veya sonrakini ne uzunlukları ne de sıcaklıkları ile takip etmektedir. Değişim tabiatın bir kanunu insanın fıtratıdır. Onu yolundan çıkaran tabiatına yüklenilen derin manalardan ibarettir. Bazen sevilir ve beğenilir bazen itilir ve reddedilir. Hiçbir şey hayra şamil olmadığı gibi külliyen şer de sayılmaz. Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır bulunma ihtimali vardır.

Değişme, ilerleme ve gelişme kavramları her ne kadar cazip bir manzara arz etse de menşeini batı aydınlanmasından almaktadır. Batı insanı asırlar boyunca süren ve türlü zorluklarla dolu statik hayatından dini ve içtimai anlamda değişim ve dönüşüm rüzgârlarını arkasına alarak kurtulabilmiştir. Onu tutsak eden de yine değişimin gücünü kullanarak aşamalar kaydeden Hristiyanlığın bizzat kendisi ve onun din adamları olmuştur. Hristiyanlık daha ömrünün 60. Yılında (İlk İncil Hz. İsa’dan 30 yıl sonra yazılmıştır)ilk değişimi geçirmiş, 4. Yy.’a gelinceye kadar (İznik Konsili) yüzlerce “değişik” versiyon edinmiştir. Bu değişim frenlenmeye çalışılsa da bir araya toplanılarak  “tek” imişi gibi gösterilen dört farklı kitaba indirgense de sayısız yorumları ile günümüzde dahi değişim ve dönüşüm geçirmektedir. İnanç anlamında ise Hristiyanlık henüz “gelişimini”, tabiri caizse yine batılı bir kavramla “evrimini” tamamlamamıştır. Bu durum ondan kendilerince mükemmel bir din ortaya çıkarana kadar devam edecek gibi görünmektedir ve ciddi bir gelişmedir!

Bu akış sebebiyle ne yazık ki din olarak Hristiyanlık eski değerlerini yaşatmak ve onlarla bağ kurmak anlamında kesintili bir irtibata sahiptir. Batı dünyası kendilerine şahsiyetlerini veren, dinin şekillendirdiği bir medeniyet olarak, en önemli unsur olan Hıristiyanlığın değişimine istekli ve aşinadır. Bu batı zihniyetinin din dahil her şeyi insanın istifadesi ve egemenliği altına alma hevesinin bir tezahürüdür. Bu sebeple her ne olursa olsun değiştirmek, dönüştürmek ve ilerlemek (!) Batı dünyasının bütün dünyaya sirayet ettirdiği, bütün anlayışlara bulaştırdığı bazen hastalıklı sayılabilecek ciddi bir modern dünya girişimidir. Her gün “yeni” bir gündür. Bu sebeple değişmeyen değerleri anlayamama derdine mübteladır. Mesela Kur’an-ı Kerim’in 14 yüzyıldır değişmemiş olması Batı zihniyetinin anlayamayacağı bir eskiliktir ki sürekli onun çağdışı olduğunu ileri sürmektedirler.

Doğu’da ise “yeni” her zaman şüpheli ve temkin icab ettirir bir değişim idi. Eski olana “eski” olduğu için hürmet etmek ne denli büyük bir yanılgıysa, “yeni”yi sırf aldatıcı ışıltısından dolayı iyi sanmak da bir o derece cehalet ve şaşkınlık neticesidir. Zamanda, mekanda, ruhda, akılda, fikirde ve asırda meydana gelen “Değişim”e rağmen değişmeyen ve değiştirmediği unsurları ile şahsiyetini muhafaza etmeye çalışan doğu, Batı’nın bu değişme arzusu karşısında şaşkın, bazen de hayran durumdadır.

Batı’nın kendine yönelttiği haklı ve gelişime yol açan öz eleştiriye karşı, özellikle Müslüman dünya kendini ve dinini haksız ve insafsızca eleştirme çabasına girişmiş ve bu ona bir gelişme yolu açmamıştır. Bu yolda attığı adımları Batınınkileri takip ettiğinden netice adeta bir hristiyanlık eleştirisine dönüşmüş İslam kendisinde olmayan ithamları “hayır, bunlar bu dinin unsurları” değildir nidaları ile reddetmek zorunda bırakılmıştır. Suni bir şüphe gölgesi yaratılmış, Müslümanlar da bu gölge ile mücadeleye mecbur bırakılmış, sonra da kendi elleri onu tecessüm ettirmişlerdir. Değişimin böylesi değişimin ta kendisidir, hatta dairevi bir sirkülasyondur. ancak arzulanır mı, diye sorulması bile abestir.

Müslümanlar çağa kapılmak arzusu ile bilinçli ya da bilinçsiz olarak mücadele etmektedir. Dünyanın alayişi onları cezp etse de inançları bazı şeylerin aynı kalması gerektiğine dair çok baskın bir kanaate sebep olmaktadır. Değişmeli ama aynı kalmalıyız, nasıl? Değişimi hangi istikamet doğrultusunda gerçekleştirmeliyiz, neyi değiştirmeli neyi değiştirmemeliyiz? Bu sorular hem değişim üzerinde düşünme pratiği sağlarken, değişimin ihtiyari bir yönü olduğunu, ona teslim bulunmadığımızı da gösterir. “Çağa uygun Müslüman” olurken çağın neyine uyacağımızı, ne denli “modern ve çağdaş” olursa olsun neyi reddeceğimizi açıkça ifade etmektedir. Değişen çağdır, değişmeyecek olan İslam ve onun değerleri ve değişmezliğidir.

Bir değişmezlik örneği: Allah Resulünün (sas) zamanında yaşanan zühdi hayat, hicretin henüz ilk asrında özlenilir olmuştur. Demek olur ki Müslümanlar Peygamberi yaşayışı yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Sonraki ve daha sonraki asırlarda bu özlem artmıştır. Yokluğu çekilen şey özlenir, öyleyse yokluk daha da artmış demektir. İlk sufiler o saadet asrının yeniden canalanması için ortaya çıkmış, bir görenden bir görene, bir yaşayandan bir yaşayana nakledecekleri bir zincir kurmuş, Peygamber Efendimizin değişmesini arzu etmedikleri hayatını 21. Asra kadar yaşayanlar arasında naklederek bugüne ulaştırmışlardır. Bu muazzam bir değişmezlik örneğidir.

Bir tane daha: Hz. Ömer’İn oğlu Abdullah’a (ra) oğlu Bilal gelerek bir sual yöneltmiş. İkisi de devirlerinin en büyük alimleri. Soru şu: “EY babacığım Resulullah Efendimiz kadınların mescide gitmesine ne derdi”. Cevap da şu: “Resulullah Efendimiz kadınların mescide gitmesine izin verirdi.” Hz. Bilal bu cevaptan tatmin olmayarak bir kez daha “Ama babacığım devir değişti, kadınlar mescide gitmese.” Cevap yine aynı: “Resulullah Efendimiz kadınların mescide gitmesine izin verirdi.” Hz. Bilal yine müteredid: “Lakin babacığım devir gerçekten değişte, emir buyursanız da kadınlar mescide gitmese!” BU kadar mukalemenin ardından Medine’nin yedi büyük fakihinden biri olan Hz. Abdulllah, şöyle dedi: “Uffun aleyke! Ben sana Resulullah izin verirdi diyorum!”

Yanlıştan doğruya, şerden hayra, eksikten kemale, yanılgıdan doğruluğa bir değişim sözkonusu ise değişmek güzeldir. Bu anlamda İslam her çağda büyük değişim rüzgarları estirmektedir. Ama değişimin bizzat kendisi bilinçsizce her şeyi değiştirmek amacına sahipse, o kötülüğün ta kendisidir. Bilim ve teknoloji alanında yapılan her değişim ilerleme gibi görülse de dünyanın ve üstünde yaşayan canlıların yaşamına bir tehdit haline geliyorsa iyi değil kötüdür, bu sebeple en bariz değişimlerin görüldüğü bu alan dahi sorguya tabi tutulmalıdır. Değişimin kendisi her alanda irdelenmeli, düşünülmeli ve sorgulanmalıdır. Her birey ve toplum, kendisini kendi gözlükleri ile ilme, irfana, tarihe, değer ve inançlarına kıymet vererek değerlendirip, değişmesi ve düzelmesi gerekenleri insaf dairesinde tesbit edip, değişime adım atabilmelidir. İşte o zaman değişme gelişme olabilir.

Serpil Özcan