Dalga Boyu Hissizlik

Her köyün bir delisi vardı eskiden, belki de iki. Onların yanınızdan geçtiğini yavaş yavaş yaklaşan cızırtıdan anlardınız. Kulağına kocaman bir radyoyu dayar ve öylece dolaşır dururlardı sokaklarda. Kimisinin bağırma kimisinin aniden yaklaşıp dokunma huyları vardı. İnsanlar onları huyuyla idare ederler ve ona özrünü belli etmeyecek ölçüde yakınlık gösterirlerdi. Benim küçüklüğümün de babaannemin oturduğu köyde yaşayan Ömer adında bir korkusu vardı. Bütün köyün çocukları artan müzik sesinden durumu anlar, birbirlerine Ömer geliyor diyerek kaçışırlardı. Keyfi iyi ise radyosunu dinleyerek geçer, canı sıkkınsa birkaç çocuğun canını acıtır problem çıkarırdı. Bir keresinde ne kadar kaçtıysam da koluma dişlerini geçirmiş ve beni morarmış bir dirsek ve ömür boyu sürecek bir psikolojiyle baş başa bırakmıştı. Bütün arkadaşlarım gülmüş fakat ben uzun süre ağlamıştım.
Babaannem “Üzülme kızım deli o, ne yaptığını bilmiyor. Hiç akıllı olsa öyle akşama kadar türkü dinler miydi?” diye bana teselliler sıralardı. Hala o sokaktan ki artık cadde oldu yalnız geçmeye korkarım. Babaannem pembe yanaklarında gülümsemesiyle aramızdan ayrılalı uzun zaman olduysa da hala daha hatırası canımı yakmaktadır. Nerede olursam olayım bazen yine kulağına teyp dayamış müzik dinleyen birisine rastladığımda istemeden ürperirim. Demek ki bir hastalık diye düşünür dua ederim. Allah kimseyi akıldan noksan bırakmasın. Duyarım ki Ömer hala köyde radyosuyla ve ansızın insanlara yaklaşmasıyla bazen de zarar vermesiyle yaşamaya devam edermiş.
Gençlere de en çok bu sebepten üzülüyorum. Kocaman teyplerin müzelere karıştığı ve artık kulağımızın içinde küçük bir çipe dönüştüğü bu çağlarda herkes kulağında bir cızırtıyla geziyor. Kulaklarından aşağı sarkan kablolardan hayatı, arkasından çevrilenleri, yanında olanları, annelerinin tembihlerini, babalarının ricalarını, öğretmenlerinin uyarılarını, sevenlerinin sevgi sözcüklerini, sevmeyenlerinin nefretlerini dünyada olup bitenleri hiçbir şeyi duyamadan yaşıyorlar. Biz de eskiden büyüklerimizin sözlerinden işimize gelmeyen şeyleri duymazdan gelirdik ama bilincimiz ve vicdanımız bir şekilde tembihlerini duyar ve uygulamadığımız takdirde bizi rahatsız ederlerdi.
Yirmi beşinci kare gerçeğini araştırırken, başka bir çeşidini radyo ve müzik yoluyla yapabildiklerini öğrenmiştim. Subliminal olmayan yollarla direk iletilen mesajlar zaten yeterince mahsurlu iken acaba bilinçlerimizin altına ne öğütler yerleştirmiş olabilirler diye düşünmeden edemiyorum. Kulağımızın duyamadığı dalga boylarında gençlerimiz nelere zorlanıyorlar acaba. Biliyorsunuz ki kulağımız belli bir desibelin altında ve üstünde sesleri işitemez. Ama bunu beynimiz algılar ve uslu bir çocuk gibi bilincimizin derinliklerine depolar. Bu yolun dünyada fazlaca kullanıldığını ve hatta çoğu ülkelerde yasal düzenlemelere konu olduğunu bilmekteyiz. Eğer paranoya sayılmayacaksa acaba gençlerimize ne gibi yönlendirmeler yapıyorlardır. İnanılmaz ama hepsi aynı tepkiyi veriyorlar olaylar karşısında. Hepsi değilse de çoğunun umursama eşikleri yerlerde geziyor. Aynı türden yemeklerle beslendiklerini de gözlemleyebiliriz. Bakışları, tepkileri, tepkisizlikleri, ilgileri, algıları neden bu kadar birbirlerine benziyor acaba.
Hiçbir gencin uhrevi ya da milli bir dava heyecanı taşımadığını üzüntüyle izliyorum. Her köşe başında âşık maşuk provası yapan kendilerini kuytu köşelerde israf eden küçük yaşta gençlere! rastlıyorum. Yine kulaklarından sarkan kablolar. Kuldan çekinmez, yaratanı hiç düşünmez tavırlar, adam sende gibisinden bir savrukluk.
Babaannem yaşasaydı kendinin bile anlamayacağı, uyuşturulmuş idrakiyle her şeye alışacaktı. Ama Allah seneler önce aldığı canını bedenine iade etse, yani ninem aramıza dönse ne düşünürdü acaba? Beni bir tek Ömer’ den korumaya çalışan kadın kim bilir ne kadar şaşırırdı.
Betül Şatır