Çocuğun İyi Yetiştirilmesi

“Çocuklarımızı çok güzel bir eğitimle yetiştirmek, çok mühim dînî bir görevimizdir!” diye altını çizerek bunu söylüyorum. Yâni burada bulunuyorsunuz, evet burası Türkiye değil; burada da bu vazifeyle yükümlüsünüz. Türkiye’de de bu vazife hepimizin boynundadır; çocuğumuzu çok mükemmel yetiştireceğiz. Biz dini bilgilerde biraz yaya kaldık, o füzeyle gidecek. Yaya kalmak değil, atlı olmak değil, otomobil değil, füzeyle gidecek; yâni onu iyi yetiştirmemiz lâzım. Çocuklarımıza karşı görevlerimizin başında bu geliyor. Onlar için yaşıyoruz ve onlar için masraftan kaçınmıyacağız.
Şimdi bana dün bir arkadaşım soruyor:
“–Yâni biz çocuğumuzu şimdi iyi yetiştirmek istediğimiz zaman, bir yurda para vereceğiz, bir Islamic School’a para vereceğiz, bir şu olacak bir bu olacak; bir yıl içinde muazzam masraf?..”
Vereceksin, uğraşacaksın, didineceksin; çünkü çocuğun senin canın, her şeyin! O çocuğu iyi yetiştirdiğin zaman, o çocuk aynı zamanda senin dünya ve ahiret sermayen olacak.
Bir çocuk bir anne babanın nesidir? Hem dünyada sermayesidir; çünkü çocuk iyi yetişirse, ahir ömründe anneye babaya iyi bakar. Binâen aleyh, sen rahat edersin. “Evladım yetişti, arabası var, köşkü var, parası var, pulu var; elimi soğuk sudan sıcak suya değdirtmiyor, beni rahat ettiriyor. Elhamdü lillah, Allah razı olsun, her zaman dua ediyorum.” diyeceksin. Çocuğunu iyi yetiştirmediğin zaman mahvolacaksın, kahrolacaksın, tüh diyeceksin vah diyeceksin; “Bizim oğlan gene şu haylazlığı yaptı, yine beni mahçup etti, yine beni kahretti, yazıklar olsun! Evlatlıktan mı reddetsem, şöyle mi yapsam böyle mi yapsam?..” diyeceksin.
Gördün mü? Bak işte sermaye kötü yetiştiği zaman sana ahir ömründe dert oluyor. İyi yetiştirdiğin zaman, sana ahir ömründe rahatlık ve devlet oluyor. Yâni iyi bir evlat senin dünyan için de, senin menfatin için de lâzım. Onun için, buraya yatırımı güzel bir şekilde yapacaksın. Bu böyle geçiştirilecek bir şey değil!

Bir çok kimse çocuğunun yetişmesinin çok önemli olduğunu anlayamıyor. İş işten geçtikten sonra anlıyor, çocuk kötü olduktan sonra anlıyor; afyona alıştıktan sonra, anasına babasına asi geldikten sonra, eve gelmemeğe başladıktan sonra, haylazlıklar yaptıktan sonra, polisin eline düştükten sonra anlıyor; tüh diyor, çocuğumu yanlış yetiştirmişim diyor. Bir kısmı da nasıl yetiştirileceğini bilemediği için, yetiştirmeğe çalışmış ama; sonunda olmamış, ondan pişmanlık duyuyor. Evet, tabii bu kolay bir şey değil ve ucuz bir şey değil. Çocuk yetiştirmek önemli.
Ben Almanya’dan biliyorum, müslüman ailenin çocuğu boynuna haç takmış zincirli, öyle geziyordu babasına inat. Anasıyla babasıyla bozuşmuş, kiliseye sığınmış. Kilise çünkü, devlet himaye ediyor. Anasına babasına dur diyor, sen karışamazsın diyor; ver parayı ben bakacağım diyor, çatır çatır maaşından çocuğun parasını kesiyor, ondan sonra burdan çocuğu kendi istediği gibi yetiştiriyor. E bu doğru mu?.. Yazık değil mi?.. Yâni senin parana yazık değil mi, çocuğuna yazık değil mi?.. Çocuk boynunda haç, sallana sallana geziyor. Onu kurtaracağım diye artık bütün toplum peşinde: “Yazık, bizim falancanın çocuğu ayağı kaymış, yanlış yola girmiş, düzelsin!” filan.. Çocuğa çok güzel bir eğitim vereceğiz.

Eğitim konusunda şunu hatırlatayım size: Bizim eğitimci bir profesör arkadaşımız vardı, Gemlik eğitim programında ona konferanslar verdirdik, çağırdık. Belki videolarını burda seyrettiniz. Diyor ki:
“–Eğitimin sekiz kademesi vardır. Sekiz kademe vardır bir çocuğun eğitiminde: Çocuk doğduğu zaman, doğar doğmaz içerden bir ses gelir ya, ‘Ingaaa!..’ diye. Haa, bizim çocuk doğdu, dünyaya geldi, Oh, çok şükür dersin ya… Çocuk ‘Ingaaa!..’ dediği zaman, bu sekiz terbiyenin beş tanesinin zamanı bitmiştir.” diyor.
Eğitimci profesör, “Çocuk ‘Ingaaa!..’ dediği zaman beş tanesi geçmiş ola, elden kaçmıştır, bitmiştir.” diyor. Nedir o beş tanesi?.. Ben onları not aldım defterime, diyor ki: “İyi bir eş seçmek…” İyi bir eş seçmedin mi, o kötü bir eşden iyi bir çocuk olur mu?..
Ondan sonra, bilmem eşin sıhhatli oluşu vs. Hani karı kocadan birisinde frengi olsa, şu hastalık olsa, bu hastalık olsa; kalıtım yoluyla çocuğa geçecek vs. vs.
Sonra, helal lokma! Helâl lokma yedirmek, helâl süt emzirmek… “Bu çocuk helâl süt emmemiş bir çocuk.” diyoruz. Veya, “Bu çocuk işte helâl süt emmemiş de, ondan haylazlığı yapıyor.” diyoruz.

Hikâyesi var çok güzeldir, o hikâyeyi bilmeyen bilsin. Hani İmam-ı Azam Efendimiz için anlatırlar, yâni bilmem çok kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’i ezber yapmış da, aferin almış, takdir almış da, kadın demiş ki:
“–Ah senin o baban o elmayı dişlemeseydi, daha kısa zamanda olurdu.”
Böyle hikaye var bilirsiniz. Hani baba olmadan evvel talebeyken, ağacın altında çayırın kenarında, derenin kenarında kitap okuyormuş, ders okuyormuş; suyun üzerinden bir elma böyle giderken görmüş. Kırmızı bir elma; elini uzatmış, elmayı suyun içinden çıkartmış bakmış bir şeyi yok, çürüğü yok, bir şeyi yok. Haart diye ısırmış elmayı, ısırınca aklı başına gelmiş:
“–Yâhu, bu elma benim değil ki, ben bunu niye ısırdım? Eyvaah, helal olmayan bir şeyi ısırdım ben şimdi!.. Diş batırdım, biraz ağzıma tadı geldi.”
Hadiiii.. Bırakmış kitabı kapatmış, dere boyundan yukarıya doğru bu elma hangi tarladan bu derenin içine düşmüştür diye araya araya çıkmış yukarıya, bulmuş elmanın ağacının olduğu tarlayı; sahibini sormuş, sahibine gitmiş demiş ki:
“–Kusura bakma, hakkını helâl et! Ben suyun üzerinde yüzen bir elma gördüm, hart diye ısırdım ama; sonradan aklım başıma geldi, senin ağacından düşmüş bu dereye; işte senin elmanı ısırmış oldum, kusura bakma demiş hakkını helal et!”
Adam bakmış karşısında melek gibi bir insan, tertemiz. Helâl lokma yemek istiyor, bir elmayı dişlemeye bile razı olmuyor, onun için bile helâllik diliyor. Nazlanmış;
“–Olmaz, hakkımı helâl etmeyeceğim!” demiş.
“–Yapma etme, ne şartın varsa kabul ederim!”
“–Şartım var tabii… Benim demiş kör, topal, kötürüm bir kızım var; evde kaldı, kimse istemiyor, almıyor, o kızımla evlenirsen, o zaman demiş hakkımı helâl ederim.” demiş.

Peki, demiş boynunu bükmüş. Yâni, mühim olan helallık kazanmak. Razı olmuş o her türlü kusuru olan kızla evlenmeye, düğün olmuş görmeden kızı, düğün olmuş evlenmişler; gerdek günü bir de gitmiş odaya bakmış ki, dünyanın en güzel kızı karşısında. Hemen çıkmış dışarıya. Trak kapıyı çekmiş, dışarıya. Kayın pederinin yanına gitmiş demiş:
“–Efendim bir yanlışlık oldu.” demiş.
“–Niye?”
“–E, siz demiş bana kör dediniz, topal dediniz, kötürüm dediniz, hasta dediniz, bilmem ne dediniz. E bu çok güzel bir kız, bunda hiç bir kusur yok, bir yanlışlık var bu işte!”
“–Evlâdım!” demiş, sırtını okşamış kayın peder. “Evlâdım, ben ona kör dedim; çünkü onun gözü sanki körmüş gibi hiç harama bakmadı. Sağır dedim; hiç kötü şey dinlemedi. Kötürüm dedim; hiç ayağıyla yasak haram yere gitmedi. Çolak dedim, hiç elini harama uzatmadı. Ben onu gül gibi yetiştirdim. Ben o sıfatları mahsustan söyledim sana; kör, topal, kötürüm, çolak bilmem ne diye… Böyle rumuzlu söyledim. Ben onu bilerek sana verdim. İlk sözdeki anlaşmaya aykırı bir şey yok, o senin zevcendir, helâl olsun. Ben memnunum senden, düğününüz hayırlı olsun, nikahınız mübarek olsun, hadi evladım!” demiş.
Ondan sonra, işte ordan İmam-ı Azam dünyaya gelmiş diyorlar da; işte o kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’i öyle bitirince, eve gelip de anne işte ben okulda böyle mükâfat kazandım, herkesden önce bu işi kazandım deyince; “Ah senin o baban ahh… O elmayı dişlemeseydi, daha çabuk okurdun, daha iyi olurdun.” demiş. Yâni, elmayı dişledi de, yaptığı şeye bak! Efsane gibi bir şey… O kadar melek gibi bir insan ama, bak çocuğa onun bile zararı olmuş da, daha kısa zamanda ezberleyecekken yine birinci olmuş ama, “Ah senin baban o elmayı dişlemeseydi!” diyor annesi hâlâ, onu bile kusur olarak görüyor.

Muhterem kardeşlerim, bu gibi şeyleri garipsemeyin! Bizim Ankara’da ihvanımızdan tanıdığımız bir mühendis var, efsane gibi adam. Yirmi-otuz dil biliyor, konuşuyor, yazıyor, yüzbinden fazla hadis-i şerif ezberinde, bir şeyi unutmuyor. Hafızası derya gibi, hazine gibi bir şey… Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş mühendisken; Sıhah-i Sitte, altı tane meşhur hadis kolleksiyonu, kitapları dizsem buradan şuraya kadar tutar; hepsini okumuş daha mühendisliği bitirmeden… Süleyman Demirel’in sınıf arkadaşı, böyle bir insan.
Duyduk ki, çok kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş. Ben yanına yanaştım, dedim ki:
“–Kur’an-ı Kerim’i, üç ayda mı ezberlediniz?”
Kızdı biraz, bozuldu:
“–Ne üç ayı, bir aydan kısa zamanda ezberledim.” dedi.
Bir aydan kısa zamanda ezberlemiş. Eh, yâni demek ki böyle şeyler oluyor.

Onun için, muhterem kardeşlerim, helâl süt emzirmek, helâl lokma yedirmek, ailede ilk aile terbiyesi çok önemli ama; doğumdan önce yapılacak beş kalem iş daha var: Eşin müslüman seçilmesi, şöyle olması, böyle olması… Ondan sonra, sekiz tanenin beş tanesi geçtikten sonra; üç tanesini de doğduktan sonra çocuğu artık yetiştireceksin. Biz neresinde kaldık bu işin bilmiyoruz, çocuklarımızın hâli ne olacak? Kusur bizdedir, çocuklarımızı iyi yetiştirmek lâzım, çok iyi okullarda okutmamız lâzım, ve çok masraf yapmamız lâzım. Ben işçi olabilirim, ben eli sıkışık insan olabilirim, ama çocuğum yâni devlet başkanı, reisicumhur olacak gibi yetişmeli. Kızım sultan hanım olacak gibi yetişmeli.
Biz şimdi Yalova’da bir okul açtık, “Adını ne koyalım?” dediler. Kız okulu… Düşündüm taşındım, “Asiller Özel Kız Koleji olsun!” dedim. Asil, soylu demek… Kızmışlar bize, “Yâhu başka okullarda okuyanlar asil değil mi? Niye bu ismi koydunuz?” demişler. Bizim emelimiz, umudumuz, temennimiz… Biz kızlarımızı sultan hanım gibi yetiştirmek istiyoruz; onun için Asiller dedik. Kızımızı öyle yetiştireceğiz, oğlumuzu da öyle yetiştireceğiz, kaliteli yetiştireceğiz.
Çünkü hem dünya, hem ahiret sermayesi… Çünkü bir insan çocuğunu iyi yetiştirdiği zaman; hem dünyada rahat edecek, hem de öldükten sonra rahat edecek; öldükten sonra sevap kazanmağa devam edecek.