Cesaret mi Esaret mi?

Gök gürültüsünden korkan çocuğumuza acaba ne deriz? Kâbus görerek ağlayana peki? Derslerinde başarılı olamayan, arkadaş ortamında kendini savunamayıp ürkek çekingen ve korkak durup, sağlıklı iletişimler kuramayan evladımıza ne deriz? Bir köpekle karşılaştığında tir tir titreyen ve bu yüzden yolunu değiştirene? Korku duygusunun hâkim olduğu bunlara benzer çeşitli olaylarda tavrımız ve sözümüz ne olur? Korkma! Yanında ben varım! Üzülme! Babana söyleriz, o halleder. Korkma! Arkanda kapı gibi ailen var! Sen korkma! Onlar korksun senden! Ağlama! Biz buradayız!

Biz anne babalar o kadar güçlüyüzdür ki her şeyin üstesinden gelebiliriz. Çocuğumuzun da aynen öyle olmasını bekleriz. Sessiz sakin çocuk edepli, biraz hareketli isyankâr, konuşkan çocuk edepsizmiş gibi algılanırken, suya sabuna dokunmamak maharet, her işe burnunu sokmak çokbilmişlik olarak görülür. Özgüvenli çocuk yetiştirmektir tek gaye! Ama her şeyini annelerin babaların yaptığı, düşündüğü özgüvenli bir çocuk! Çünkü çocuk bilmez, çocuk anlamaz! Onun tek düşünmesi gereken dersleridir. Sınavlardan tam puan çıkartması anne babalar için yeterli olacaktır gibi bir algı verilmektedir. Bir yarış içindeyiz ya, mükemmel olmalıyızdır. Çocuk adına her şey düşünülür hatta hazır olarak yapılıp, önüne getirilir. Kendimizle ne kadar övünsek azdır. Zaten her korkusunda yanındayız ya, biz koruruz! Cep telefonu diye bir icat varken her an çocuğun yanında gibiyizdir. Hâlbuki yarışmak Kur’an-ı Kerim’de “Hayır işlerinde yarış edin” (2/148) şeklinde geçmektedir. Biz çocuklarımızı nerede ve ne için yarıştırıyoruz? Kaybetme korkusu iliklerine kadar işlemiş bir gençlik var günümüzde.
Şimdiki nesille sahabe neslini karşılaştırmalı bir tez hazırlasak ortaya nasıl bir sonuç çıkacaktır kim bilir. Ashab-ı Kiram o zaferleri çok genç yaşta kazanmışlar diye bir hayretimiz olacağı muhakkaktır. Hele bir de sen Fatih’in İstanbul’u aldığı yaştasın marşını okuduk mu gençlerimize ve çocuklarımıza bakışımız değişecektir. Biz ahir zaman insanıyız, onlar Peygamberi görmüşlerdi diye savunma mekanizmamızı da ortaya çıkaracağımız büyük bir ihtimaldir. Evet, onlar Peygamberi görmüşlerdi, biz göremedik! Peki, O’nun ahlakını da mı göremedik ve bilemedik! Değer yargılarımızın ters yüz olduğu günümüzde hep, bir şeyleri kaybetme korkusundan kendisi olamamış, özünden uzaklaşmış insanın en çok ihtiyaç duyduğu ahlak; bir tavır ve duruş simgesi olan cesarettir. Peygamber ahlakı dediğimizde de cesaret en önde gelen vasıftır, davranıştır, duygudur. Fakat o peygamberdi, onlar sahabeydi diyerek pratikte uygulamayla ilgili aramıza uçurumlar açmak yerine kendimize izdüşüm yapmak kendimizi muhatap kabul etmek doğru düşünce olacaktır. Hz. Peygamber davası uğruna yerinden, yurdundan hicret ettiğinde, peşinde müşriklerin izini sürdükleri o gün! Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’in tedirginliğine karşılık olarak söylenen; “Üzülme! Allah bizimle beraberdir. ” sözünü alalım, bizim çocuklarımıza söylediğimiz sözlerle karşılaştıralım. Ben Allah’ın Peygamberi, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş elçisi olarak senin yanındayım, korkma, üzülme değil; “Allah bizimle beraberdir” denilmiş. Tevbe Sûresi 40. Ayet-i kerimede bu olay anlatılmaktadır. “Eğer siz, o (Allah Resûlü’)ne yardım etmezseniz (mühim değil), muhakkak ki Allah, ona yardım etmiştir: Hani vaktiyle kâfirler onu iki kişinin biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları (hicretine sebep oldukları) zaman, (Ebû Bekir’le) ikisi (Sevr dağında) mağarada iken, arkadaşına: “Üzülme, Allah mutlaka bizimle beraberdir.” diyordu.
(İşte o zaman) Allah, o(na yardım etti ve arkadaşının kalbi)ne huzur ve güveni indirdi. O’nu, görmediğiniz askerlerle kuvvetlendirdi.” Cesaretin içinde merhamet, tevekkül ve tevazu olmazsa kuru bir kahramanlıktan öteye geçilmez. Cesaret gösterisiyle canını versen alan olmaz, malını versen bakan olmaz, ilmini versen küçük dağları ben yarattım diyen sahte tanrıcıklar gibi etrafta gezinir durursun. İmanla, tevekkülle, ihlasla, merhametle ve tevazu ile cesur olursan görmediğin askerlerle kuvvetlendirilirsin.
Şanın her iki cihanda yürür böylece.

Saliha Yılmaz