Cennetle Müjdelenenlerden Olabilmek

Yüce Rabbimiz, insanı, tercih ettiği inanma biçimlerine göre üç sınıfa ayırmıştır. Bakara Suresi’nin baş tarafında ve benzer ayet-i kerimelerde gördüğümüz bu sınıflandırmaya göre, insan ya mü’mindir, ya münafık ya da kâfir. Bu grupların her birinin kendine mahsus sıfatları da yine Kur’an-ı Kerimimizde anlatılmıştır. Mü’min olduğunu iddia eden her insan, mü’minlerin kendilerine mahsus sıfatları nelerdir, diye öğrenmeli; bu sıfatların hangilerini ne ölçüde taşıdığını değerlendirmelidir. Aksi takdirde, alamet-i farikası (ayırt edici izler) üzerinde olmadığı için, ait olduğunu zannettiği gruptan uzak düşer; mü’min özelliği ile örtüşmeyen sıfatlar kendisine yapışır kalır da, farkına bile varamaz ve ansızın ölüm gelip çatar. Öyle ise yüce kitabımıza dönelim ve bir ayet-i kerimeye kulak verelim:

“(O mü’minler;) tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar (seyahat edenler), rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın sınırlarını (koyduğu hükümleri) koruyanlardır. (İşte, böyle) mü’minlere (cenneti) müjdele!”                                                                                             

Tövbe Suresi 112. Ayet

Ayet-i kerime içinde geçen, aslında her biri ayrı bir makale konusu olan bu sıfatları kısaca inceleyelim:

Mü’minler tövbe edenlerdir. Ayette bahsedilen, her türlü günah ve isyandan vazgeçmek, yerine Allah’ın razı olduğu davranışı geliştirmek, huyu kazanmaktır. Tövbe, ilk aşamada, yapılan yanlış davranışı fark etmektir. Bunun için insanın, rastgele değil bilinçli olarak hareket etmesi gerekir. İkinci aşamada, fark edilen durum ile ilgili derin bir pişmanlık yaşamaktır. Pişmanlık hissi aslında bizzat tövbe eylemidir. Gerçek pişmanlığın neticesinde bir daha aynı hataya düşmeme gayretine sahip olmak da tövbenin sonucudur. Elbette yaşanılan bu tecrübe sadece Allah’ın rızasını kazanma arzusu ve kaybetme endişesiyle olmalıdır ki mü’minlere ait bir vasıf olsun.

Mü’minler ibadet edenlerdir. İbadet kavramı, dilimizde anlamı daraltılarak, namaz, oruç gibi, özel dini davranışları ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak gerçek manası, kulluk etmektir; yani Allah’ın rızası gözetilerek, kulluk bilinci ile yapılan her duygu, davranış ve eylemde, O’nun emirlerine itaat etmek demektir. Ayet-i kerimede geçen bu sıfatı izah ederken İbn Abbas ra, bu kimseler, Allah’a ibadet etmeyi, kendilerine görev bilen kimselerdir, demiştir. İbadet/ kulluk, kulluk edilen varlığı yüceltmeyi gerektirir. Bu, kalben olacağı gibi, kalpteki duygunun davranışlara sirayeti şeklinde de kendini gösterir.

Mü’minler her durumda Allah’a hamd edenlerdir. Gerek dini, gerek dünyevi hususlarda Allah’ın kendilerine lütfettiği nimetlere karşı şükürlerini hakkıyla yerine getirme gayretindedirler. O’nun nimetlerini O’na itaat uğrunda sarfetme çabasında olan mü’minler, bu minnet duyguları ile O’nun her türlü hüküm ve kazasına da razı olan kimselerdir. Aynı zamanda bu durumu ifade ve ilan etmeyi de kendileri için bir adet haline getirmişlerdir. Hamd ve tesbih etmek, insanoğlu yaratılmadan önce de meleklerin halidir. (Bkn. Bakara Suresi, 30) Ahiret hayatı başladığında da, mü’minlerin sözleri yine hamd ve tesbih ile tamam olacaktır. (Bkn. Yunus Suresi, 10)

Mü’minler oruç tutanlardır. Ayet-i kerimenin metninde, “seyahat edenler” şeklinde geçmektedir. Müfessirler, bunu oruç tutanlar olarak tefsir etmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz as “ümmetimin seyahati oruçtur” buyurmuştur.[1] Orucun iki bakımdan seyahate benzerliği vardır. Seyahat eden kimse, işin icabı olarak gerek yiyip içmek, gerek dinlenmek ve nefsinin başka istekleri hususunda tutumlu davranmak, bazı sıkıntılara katlanmak zorunda kalır. Oruç tutmak da insanı nefsani arzulardan uzak tutmak açısından çok önemli bir yolculuğa benzer. Diğer benzerlik ise, seyahat, insanın görmediği, bilmediği bir takım şeylerle karşılaşmasına vesile olan bir dış dünya yolculuğudur. Bunun gibi, oruç da insanın kendi iç dünyasında gizli kalmış bir takım özelliklerini tanımasına ve dolayısıyla kâinata dair bir takım sırlara vakıf olmasına vesile olur. Seyahat, bedeni bir riyazet olduğu gibi, oruç da ruhi bir riyazet ve seyahattir. Farklı görüşlere göre, ilim öğrenmek için, ibret almak için yapılan seyahat, hicret etmek, cihat etmek de bu ayetin manasına dâhil olabilir. Kurtubi, tefsirinde tefekkür etmeyi de bir çeşit seyahat olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak bu ifadeden, mü’minlerin nefis terbiyesi yolunda gayret göstermeleri, ibadet/kulluk yolunda bazı mahrumiyetlere rıza göstermeleri gerektiğini anlıyoruz.

Mü’minler rükû ve secde edenler, namaz kılanlardır. Cenâb-ı Hak, rükû ve secdeyi, namazdan kinaye olarak zikretmiştir. Fahreddin Razi’ye göre, kıyam (ayakta durma), Allah için gösterilen tevazünün ilk basamağı; rükû, ortası; secde ise en son basamağıdır. Bundan dolayı, namaz kılmaktan maksadın, alabildiğine huşu, huzu[2] ve hürmet gösterme olduğuna dikkat çekmek üzere, kulluğun nihai noktasına delâlet ettikleri için, özellikle rükû ve secde zikredilmiştir. Mü’min, namaz vasıtası ile Rabbi ile iletişimini canlı tutar. 5 vakit namaz, mü’minin en belirgin özelliği olup, hakkı ile yerine getirildiğinde, namazın dışındaki zamanı da kontrol eden mükemmel bir sistemdir.

Mü’minler iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. İyiliği yani imanı ki iyiliğin başıdır- ve sünnet-i seniyyenin gereğini emrederler; kötülükten yani küfür ki kötülüğün başlangıcıdır ve bid’atlerden vazgeçirmeye çalışırlar diye de mana verilmiştir. Genel itibariyle her türlü iyilik ve kötülük hakkında umumi anlamı ile kullanıldığı da söylenmiştir. Bazı müfessirler bu ifadenin cihadın farz oluşuna işaret ettiğini söylemişlerdir. Mü’min, etrafında olup bitene duyarlı davranmak ve merhale merhale etrafını güzelleştirmekle sorumludur. Bu sıfatın hakkını verebilmek için neyin iyiliğe, neyin kötülüğe yol açtığını anlayacak basirete sahip olma çabasında olmak da ön şarttır. Aynı zamanda her mü’min, kendisine samimiyetle yapılan yönlendirme ve uyarıları da içtenlikle kabul edebilecek erdeme sahip olmalı; hatta bunları hakkıyla yapabilecek ehliyete sahip insanları arayıp bulmalıdır.

Mü’minler, Allah’ın koyduğu sınırları muhafaza edenlerdir. Hasan el-Basri’nin ifade ile ilgili, Allah’ın farzlarını koruyanlar; Allah’ın emri üzere şâhid ve kaim olanlar, dediği rivayet edilmiştir.  Mü’min, sınırda nöbet tutan bir askere benzer. Farzları yerine getirmek ve haramlara düşmemek için, öncelikle kendi nefsi ve sonra içinde bulunduğu toplumu muhafaza etmekle görevlidir. Elbette bu görevi yerine getirmek için, her mü’minin sınırlarını, yani Kur’an ve sünnette emredilen ve yasaklanan şeyleri biliyor olması gerekir. Bu emir ve yasaklar ibadetler ve muamelat (insan ilişkileri) hususundadır. Allah’ın sınırlarını bilmeyen bir insanın, hayatın binbir meşgalesi içinde, sınırı aşması ya da sınır tacizine uğraması çok kolaydır. İşte bunun içindir ki yüce kitabımız ve Efendimiz as.’ın rehberliğine ihtiyaç duyuyoruz. Ancak bilinmesi gereken, rehberler sadece kendilerini takip edenlere yol gösterir.

Mü’minler, yukarıda anlatılan vasıfları taşıyan insanlardır. İçimize bir seyahat ederek kendimizi ölçüp tartmalıyız. Sonrasında bu sıfatları tam anlamıyla ve bir ömür taşımaya gayret göstermeliyiz ki hayalini kurduğumuz müjdeli haber gerçek olsun.

Zeynep Yaren Çelikbilek
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb
Kurtubi, el-Camiu’l-Ahkami’l-Kur’an
İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
Hasan Tahsin Feyizli, Feyzu’l-Furkan Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali
[1] Abdullah b. Mesud’dan, İbn Abbas’dan, Hz. Aişe’den, Ebu Hureyre ve daha başkalarından ra rivayet yoluyla gelen tefsir budur.
[2] Huşu’, Allah’a duyulan saygının gereği olarak başta namaz olmak üzere ibadetlerin edası sırasında sükûnet ve tevazu içinde bulunma anlamında terim. Allah’ın huzurunda olduğu bilinciyle tevazu gösterip boyun eğmek. İçten gelen ve muhatabın heybetinden kaynaklanan mânevî ve ahlâkî bir haldir. Huzu’ da benzer manaya gelmekle birlikte, mecburi bir boyun eğmeyi de ifade eder. Bu hal, namazda insanın azalarının da sükûnet içinde olmasını gerektirir. (Bkn: İslam Ansiklopedisi, c.18, s.422-423, TDVY)