Cebrail Dini Öğretmek İçin Geldi

100_0854

Hz. Peygamber dini bilgileri ve yaşama halini çevresinde müminlere sohbetlerde öğretirdi. Hz. Peygamber ister erkek, ister kadın (sahabe, sahabiyye) olsun çevresindeki müminleri sohbet yoluyla terbiye eder, yetiştirir ve geliştirirdi. Allah Resulünün sohbetinde bulunanlar O’nu pürdikkat dinlerken duygulanır, heyecanlanır, gözleri buğulanır ve coşarlardı.

Usame b. Şureyk’in rivayetine göre sahabe, sanki başlarına kuş konmuş da onu kaçırmak istemeyen kişiler gibi hiç kıpırdamadan büyük bir istek ve dikkatle Rasulullah’ı dinler, kendilerini sohbetin havasına kaptırırlardı.

Soru sorarak öğretme Peygamber Efendimizin en çok kullandığı yöntemdi. Bir defasında üzerinde yolculuk emaresi bulunmayan bir yabancı geldi ve “İman nedir?” dedi. Peygamber Efendimiz “İman: Allah’a, Meleklerine, Onunla karşılaşacağına, Elçilerine inanmandır, öldükten sonra dirilmeye de inanmandır.” buyurdu. İkinci soru “İslam nedir?” oldu. Peygamberimiz: “İslam: Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayarak Allah’a kulluk etmen, namaz kılman, farz olan zekâtı vermen, ramazan orucunu tutmandır.” buyurdu. Yabancı bu defa “İhsan nedir?” dedi. Peygamberimiz “Kendisini görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk etmendir. Her ne kadar sen Onu görmesen de O seni görmektedir.” buyurdu. Yabancı, “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorunca Rasulullah dedi ki: “Bu konuda soru sorulan, sorandan daha fazla bilgili değildir, «Kıyametin bilgisi Allah’ın yanındadır…» (Lokmân: 34) Ayeti okuyunca, gelen adam dönüp gitti. Rasulullah (s.a.v): “Onu bana geri çağırın” dedi, “Bu Cebrail idi, size dininizi öğretmek için gelmişti.”

KISSALARLA ANLATIRDI;

Peygamber Efendimiz öğretilecek bir konuyu doğrudan anlatmak yerine kıssa ile örneklendirilerek anlatırdı. Bu yöntem dinleyenlerin kavramasını kolaylaştırır ve hızlandırırdı.

Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurdu: “Bir gün bir adam yolda yürürken şiddetle susamıştı, nihayet bir kuyu buldu oraya indi, su içip çıktı. O sırada bir köpek dilini çıkarıp soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalıyordu. Bunun üzerine o adam; “Bu köpek tıpkı benim gibi susamış” dedi ve hemen kuyuya indi. (Su kabı olmadığından) ayakkabısına su doldurdu ve onu ağzı ile tutarak kuyudan çıktı. Köpeğe su içirdi. Bundan dolayı Allah ondan razı oldu ve onun günahlarını bağışladı.

Sahabeler: “Ya Rasulallah; hayvanlarda da bizim için sevap var mı?” diye sordular. Peygamberimiz: “Her canlı yüzünden sevap vardır.” buyurdu. Peygamberimiz anlattığı konunun önemini vurgulamak ve daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak için dikkat çekici benzetmeler yapardı.

Hz. peygamber şöyle buyurdu: “Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Telâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek, Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.

Hz Peygamber, öğretmek istediği bir konuyu mizah yolu ile de anlatmıştır. Şaka yaparken bir taraftan düşündürmeyi ve ders vermeyi de ihmal etmemiştir. Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimize gelerek: “Ya Rasulullah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Sen bilmiyor musun, ihtiyarlar cennete giremez.” deyince, kadın üzüntüsünden ağlamaklı hale geldi. Hz. Peygamber: “( Gülerek) Üzülme, sen yaşlı olarak değil bir genç kız olarak cennete gireceksin” buyurdu.

İLİM UĞRUNDA

Ashab-ı Kiram hayatları boyunca Allah Rasulünün yanından ayrılmadı. Onun dâr-ı bekâya irtihalinden sonra da mü’minlerin anneleri ve Allah Rasulünün yakın dostları İslam beldesinin kandilleri oldular.

İlim öğrenmek bütün Müslümanların aşk ve şevk ile canlarını feda ettikleri en büyük meşgaleleri oldu. Bu uğurda olmadık işlere, umulmadık yolculuklara çıktılar. İlim yolcularının akla hayale gelmedik yolculuklarının hikâyeleri günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu hikâyeler kulağa masal gibi gelse de aslında sabah aydınlığı kadar gerçek ve açıktır. Bıkkınlık ve bitkinlik hissetmeden, öğrenmeye doymadan bir ömür seyahat etmiş ve erişebildikleri bütün ilim memba’larından kana kana içmişlerdir. Onlardan olan Abdurrahman el Cezvi şöyle der: “Gençlik çağını ilim için harcayan kimse yaşlılığında ektiğini biçer. Kişi kendisini hedefe ulaştıracak öğrenme hazzının ve ulaştığı ilmi lezzetlerin yanında, bedeni lezzetlerden kaybettiği hiçbir şeyi görmez.

Ebu Abdullah el-Halim en-Neysaburi ilim ehli için der ki: “Onlar Salihlerin yoluna sülûk etmiş geçmiş selefin izine tabi olmuş ehl-i bid’ati ve muhalifleri Rasulullah’ın sünnetiyle mağlub etmiş bir topluluktur.”

Çölleri ve susuz yerleri kat etmeyi arzu ve hevesle yaşamaya tercih ettiler. İlim ehline ve hadis ilmine yakın olduklarında yolculuklardaki sıkıntıları nimet bildiler. Eski elbiseye ve kırıntılara kani oldular. Mescitleri ev, sütunları dayanak, hasırları yatak yaptılar.

Dünyayı bütünüyle arkalarına atarak aşlarını yazıya, gece sohbetlerini ders dinlemeye ve nakle, istirahatlarını müzakereye, misklerini mürekkebe, gecelerini gündüze, közlerini ziyaya, yastıklarını taşa çevirdiler. Gönülleri her hallerine tam bir rıza ile doluydu. İlim öğrendiler ve öğrettiler, hayatı buldular ve hayatlar kurtardılar.

SUFFE

Muhacirler Medine’ye geldikleri zaman eleri avuçları bomboştu. Onlar Allah’ın rızası için mal ve mülklerini hatta ailelerini Mekke’de bırakmışlardı. Bazılarının sadece üzerlerine giydiği tek kat elbisesi vardı.

Allah Rasulü muhacir ve ensar arasında muazzam bir kardeşlik bağı kurdu. Muhacirlerden her biri ensardan biriyle kardeş yapılacaktı. Ensar büyük bir sevinçle kabul etti bu öneriyi. Mallarını, bahçelerini, evlerini kardeşleriyle paylaştılar.

Ensar ve muhacir. Birbirlerini İslam’ın kuvvet bulacağı zamana kadar ve sonrasında kucakladılar. Her işte ve meşguliyette bir aradaydılar. Peygamber Efendimiz devamlı surette ashabı ile birlikteydi. Ancak sahabeler her an mescidde olamıyorlardı. Çünkü ailelerine bakabilmek için çalışmak zorundaydılar.

Çok samimi, çok fedakâr ve çok akıllıydılar. Bu zorluğa bir çözüm buluverdiler. Ailelerine nöbetleşe bakacak mescide de nöbetleşe gideceklerdi. Resulullahı dinleyen eve gelip duyduklarını anlatacak, çalışan da günlük ürünü getirip kardeşiyle paylaşacaktı. Böylece kimse ilim öğrenmekten geri kalmayacak, dinlerinde birbirlerinin destekçisi olacaklardı.

Suffe, İslam devletinin ilk üniversitesiydi. Burada kalanlar ümmetin ilk âlimleriydi. Onlar her an Allah Resulünün yanındaydılar ve ilim ve hikmetin kaynağından gelen vahiyleri anında alıp hıfzediyorlardı. Ancak onların da yemek yemeye ve uyumaya ihtiyaçları vardı.

Mescidin bir köşesinde, son derece kısıtlı şartlarda yaşayan ehl-i suffe öğrencileri, odun toplayıp pazarda satarak yiyecek temin ediyordu. Onlar da bu işi sırayla yapıyorlardı. Ebu Hureyre Hazretleri onlardan biriydi ve oradaki sıkı talimi sonucunda en çok hadis rivayet eden sahabe olma unvanını kazandı.

Yeni Müslüman olan topluluklara Allah Resulü Ashab-ı Suffe’den seçtiği âlimleri gönderirdi. Yeni Müslüman olduğunu iddia eden bir kabile kendilerine dini öğretmek için âlimler gönderilmesini istediler. Allah Resulü suffede kalan âlim ve hafız sahabelerden 70 kişiyi onlara gönderdi.

Kafile büyük bir sevinçle yola çıktı. Çünkü İslam yayılıyor, Allah’ın bahşettiği hidayet daha çok insanın kalbinde bir güneş gibi doğuyordu. Ne yazık ki bu defa öyle olmadı. Suffenin en seçkinleri Bir’i Maune’de bir baskın sonucu şehid edildi.

Allah Rasulü haberi Cebrail As. tarafından öğrendi ve ashabına bildirdi. O günden önce O’nu kimse bu kadar üzgün ve kederli görmemişti. Zira Peygamber Efendimiz ümmetin en değerli fertlerini kaybetmişti. Şehit olan 70 sahabe dinlerini en güzel şekilde bilmekle kalmıyor onu diğer Müslümanlara en güzel şekilde naklediyordu.

Âlimler peygamberlerin varisidir. Çünkü onlar bize cennet yollarını gösterir, İslâm’ın zarif inceliklerini ve bâtınî esrarını öğretir, içimizi aydınlatır; mârifetullahı tahsil edip Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olurlar.

Nasiplenenlerden olmak dua ve temennileriyle…

Zahide Uzun