Bu Gecenin Sadakası

8656817694_333829b80f_h copy

Bismihi Subhan…
Kutlu günlerden birinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) kul hakkını anlatır ashabına. “Affedilmeyen iki günahtan biridir kul hakkı. Diğeri de Allah’a ortak koşmaktır. Birbirinizin hakkına riayet edin, mü’minin mü’mine sert bakışı bile kul hakkıdır. Dikkat edin.”

Bunu duyan sahabeler zaten kutlu zamanın yolcularıydı, güzelliği daha ziyade bir ahlak üzere hallendiler. Savaşa katılmak isteyip de güç yetiremeyenlerden biri, bunun özrü olarak “Bütün Müslüman kardeşlerime üzerimde ne hakları varsa hepsini helal ettim Ya Rabbi” diye niyazda bulundu. Bu Allah-u Teâlâ’nın çok hoşuna gitti ve bu sadakayı o kişiden rızayı ilahi ile beraber kabul ettiğini, Rasulullah Efendimize (sav), Cebrail (as) vasıtası ile bildirdi.

Kul hakkı; helal etmesi de bu hakkı kendinde saklaması da fiilen kolay, manen zor bir iştir. Manevi olarak iman olgunluğu gerektirir. Kişinin öyle bir yüreği olmalı ki canı gönülden hakkını helal edebilmeli. Ne kendi yaptıklarına, ne manevi alacaklılara güvenmeli. Kusurları için de ne unutmalı ne ümidi kesmeli.

Bazen manevi yardımın ulaşması için bir sebeptir kulun Müslüman kardeşine hakkını helal etmesi. Zira helal edene kadar sahip olduğumuz bir alacaklı hakkı vardır. Nefsimiz bunu kullanır, her fırsatta, her kızgınlığımızda, gücenginliğimizde de “o zaten şöyle yapmıştı, bunu da yapmıştı” der. Öfkeye, kine sebep olur. Hâlbuki helal edilmiş bir haktan dolayı şeytan ve nefis vesvese veremez. Verecek olsa vicdanımız “sen o hakkını helal etmiştin, senin olmayan bir şeyi anıp durma” der. İçimizde ki öfke törpülenir. Her işi Allah’a bırakmanın huzuru gönlümüze yerleşir. Zaten biliriz, biz hakkımızı helal etsek bile, karşımızdaki kişi, Allah-u Teâlâ’nın rızasının aleyhinde bir iş yapmışsa mutlaka ondan sorguya çekilir. Çünkü kul hakkına riayet etmeyecek olsa, o günahkâr kul için iki hak yazılır. Biri Allah’ın hududunu çiğneyip helal olmayan bir şeyi yapmaktan ötürü Allah’ın hakkı, biri de kiminkini gasp etmişse onun hakkı. Mü’min kişi kendine düşen hakkı helal etse bile, Allah’ın hududunu çiğneme kusurunun hesabı muhakkak sorulur. Bezen de tersi olur. Bir Müslüman kusur işler, kardeşinin kul hakkını gözetmez. Sonradan bu câhilâne hallerine pişman olur, tövbe eder, bir daha yapmamaya ömrü boyunca azmeder. Allah-u Teâlâ merhametiyle onu bağışlar ama kul hakkı, helallik istenmeden bağışlanmayacağından bu hesap ahirete kadar sürer. Gerçi kamil mü’min “Allah-u Teâlâ’nın affettiği veya affetmiş olabileceği biri ile, Allah-u Teâlâ’nın huzurunda davalaşmaya hayâ ederim. Böyle yaparsam günahlarımın affını ne yüzle isteyeceğim.” diye düşünür. Ancak bazen de bu olay gerçekleşir. Bu konuyu Rasulullah (sav) ashabı kirama söyle anlatmıştır.

“Biri alacaklı, biri borçlu iki mü’min; kıyamette, Allah-u Teâlâ’nın huzuruna çıkmıştır. Borçlu olan pişman olmuş ama helallik alamadan ölmüştür. Alacaklısıyla mizana getirilir. Bu ikisi için Allah-u Teâlâ, sorgudan önce bir pencere açar, cennetin nadide köşklerinden birini gösterir. İkisi de hayran hayran bakıp “orası kimindir” derler. Allah-u Teâlâ da” bağışlanmış Müslüman kardeşine hakkını helal eden mü’minlerindir” deyince alacaklı olan “öyleyse ben de hakkımı helal ettim” der. Ve ikisine girin el ele cennete denir.”

Hakkını bu gecenin sadakası olarak helal edebilen mü’minlerden olmak temennisi ile…

Melahat Güngör