Bu Da Geçer Yâ Hû

DSC_0199

Bismihi Subhan…

Bu dünya geçici, ahiret ise kalıcıdır.

Bu dünya, ahiret yolunda bir konaklama yeridir. Ancak bir miktar burada istirahat edilir ve yola devam edilir.

Her Müslümanın bildiği, iman ve kabul ettiği bir gerçeğin farklı ifadeleri bunlar. Daha da pek çok hadis-i şerif var bunu anlatan, örneklendiren. “Ben bunu bilmiyordum.” diyemeyeceğimiz bir gerçek bu. Ama bu hükme tâbî olma noktasındaki eksiklik de inkâr edilemeyecek kadar açık.

Asr-ı saadet devrinde, o güzel günlerden birinde Hz. Ömer, Hz. Rasul’ü (sav) ziyarete gelir. O sırada uyumakta olan Rasulullah(sav) uyanır. Yattığı yerden doğrulur. Mübarek yüzünde, yattığı hasırın izleri çıkmıştır, desen desen. Bu hal Hz. Ömer’in zoruna gider. Kendini tutamaz, dökülür gözlerinden yaşlar. Onu böyle mahzun eden şeyi sorar En Sevgili. O da cevap verir. Nice padişahları, kralları, melikleri örnek gösterir. “Sen onların hepsinden daha azizsin Ya Rasulallah.” der. Oysa onlar elde edebilecekleri konforu en üst seviyede kullanan kimseler. “Allah’tan (c.c.) istesen de sana da verse…” Hz. Peygamberin yüzünde sıcacık, dünyaya ve onun malına karşı lakayt bir tebessüm yayılır. Sayfalarca yazılsa bitmeyecek mevzunun iki cümlelik özetidir söylediği:

“Ey Ömer! İstemez misin, dünya onların olsun, ahiret bizim.”

Bu öyle bir cümle ki; manasını idrak edene ne gam kalır şu dünyada, ne keder.

Eğer bu söz, mal sahibi bir kimseye ait olsaydı, o zaman derdik ki: “…var da, yokluk bilmediğinden söylüyor.” Oysa âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan, bu teselli yüklü sözleri söyleyen Zat-ı Muhterem; açlığı, karnına iki tane taş bağlayacak kadar şiddetli yaşamış, üç gün üst üste ocağının yandığı vaki olmamış, anne-babasız büyümüş, evlat acısı görmüş, yurdundan çıkarılmış biri. Bütün bu dünya meşakkatine bakışının ifadesi bu: dünya onların, tokluk onların, safa onların, mal-mülk, evlat onların. Cennet misali beldeler onların. Gariplik, gurbetlik, hüzün, sabır, cennet, rıza-ı ilahi bizim. Karşılığında cennet sofrasına oturmak varsa, aç kalmaya cân-ı gönülden râzı… Yüksek sedirler üzerinde, yumuşak döşeklerde, ebedi bir rahatlık verilecekse, üç günlük dünyada yumuşak döşeğe tenezzül bile etmeyerek, sert hasıra cân-ı gönülden râzı… Başına her ne musibet gelecekse, hepsi Allah’tan (c.c.) Öyleyse hepsine râzı.

Yine o güzel günlerden bir gün Hz. Fatıma gelir huzura. Babasının yanında, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere bekletilmiş savaş esiri köleler var. Utanarak bir tanesini ister. Zira durumu zor. Bedeni zayıf, iki oğlu küçük. Evi su kuyusuna uzak, misafiri -ehl-i beyt olmasından dolayı-, çok… Babasının yüreği burkulur. Kızına hitaben şöyle der:

“Ey Fatıma! Eğer istersen iki tane vereyim. Çünkü bunlar, ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere bekletilmekte. Ama ey kızcağızım, şunu bil ki iki dünyada birden rahatlık yoktur.”

Bu bir babanın kızına söyleyebileceği en zor şeylerden biri olmalı. Zira köleyi almakla dünyalık işlerinden biraz rahatlayacak Hz. Fatıma. Avuçlarının içinin yaraları her gün kanamayacak, yorgunluktan ayakları şişmeyecek… Bütün bunlara rağmen babası, ahireti teklif etti ona… Ahiret nimetlerine bakınca bu dünya imtihanının katlanılabilir tarafını gösterdi. Bir başka deyişle, “ellerin kanasın, su taşımaktan omuzların çürüsün, iki hareketli evlatla misafire hizmete koşmaktan ayakların şişsin. Uykusuzluktan gözlerin kızarsın… Varsın olsun. Bunlar geçici, cennet kalıcı.” dedi.

Gerçek merhamet bu olsa gerek. Şu dünya imtihanlarının ardındaki sebeb-i hikmeti görüp ebedi kurtuluşuna sebep olacak teklifi yapmak. Elbette muhatabı, babasına en çok benzeyen kişiydi ve bu ebedî saadeti tercih ederek evine, yalnız fakat cenneti kazanmış olarak döndü. Bu Rasûlullah’ın eh-i beytini terbiye ve hayra teşvik yöntemiydi.

Saadetli bir gün, gencecik, taze bir çiçeğe benzer Hz. Aişe, kocası gelmezden evvel süslendi, bezendi, taktı, takıştırdı, Allah-u Teâlâ’nın kendisine “eş” olarak ikram ettiği o mübarek Resul’ü bekledi. Duymak istediği bir güzel söz, görmek istediği şey bir sıcak tebessümdü. Biraz sonra beklenen geldi. İçeri girince gözleri, beklenti ile bakan eşinin gözleri ile buluştu. Sonra onun ellerinde, boynunda takılı,  güzelliğini iyice meydana çıkaran takıları gördü. Dünyaya ait bu zinetlerin gerçek ve ebedi olanlarına kavuşmasını, kocası için bile olsa dünya nimetlerine meyletmemesini istedi. Hz. Aişe’ye hitaben şöyle dedi:

“ Ey mü’minlerin annesi; Allah’ın rızasına uygun olan, birilerinin, gördüğünde imreneceğini zinet eşyasını üzerinde taşımamandır.”

Ashab, bu sözden sonra Hz. Aişe’nin, takı taktığını bir daha hiç görmediklerini söylemiştir. Çünkü o, bu dünyada heves ettiği mübah zevklerini bile terk etmek pahasına, cennet nimetlerini satın almış ve kârlı bir alış-verişle Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmıştır.

Bu dünya geçicidir.

Onun meşakkati geçicidir.

İmtihanı geçicidir.

Nimeti geçicidir.

Ancak, ölüm haktır.

Cennet ve Cehennem haktır.

Ve ahiret yurdu daimi ve kalıcıdır.

Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri vezirlerine, yüzüğüne yazdırmak için bir söz bulmalarını istemiş. Bu öyle bir söz olmalıymış ki üzüldüğünde teselli etsin, çok sevindiğinde de o sevincin kalıcı olmadığını, dünya sevincinin geçici bir hevesten ibaret olduğunu hatırlatsın. Bu anlatılanların özeti ve bu yazının son cümlesidir bu yüzüğe yazılan söz:

BU DA GEÇER YÂ HÛ

Melahat Güngör