Birlik ve Beraberlik Şuurunu Elde Etmede Dil Öğreniminin Etkisi

İnsan dil sayesinde hayatı tanır; geçmişini öğrenir, geleceğini şekillendirebilir bu bağlamda kendi kültürel kimliğini de inşa etmiş olur. Geçmiş kuşakların tecrübe ve bilgilerine dil vasıtasıyla ulaşan birey, geçmişin “hal” içinde varlığını hissederek “bugün” de geçmiş ve geleceği buluşturur, böylelikle dilin “kültür aktarıcılığı” işlevini kullanmış olur. Kuşaklar arasındaki tecrübeleri nakil vasıtası olan dil, kendimizden önce yaşamış olan insanların tecrübe ve deneyimlerini bize nakleder. Milletler ise temas ettiği diğer medeniyetten alınma yeni kelimeler ve deyimlerle kendilerini sürekli değiştirmekte ve kültürel bir dönüşüm geçirmektedirler.

Dil, tarih, gelenek ve görenek birliği ile bağlanarak aynı coğrafyada “millet” kavramını oluşturarak yaşadığımız kardeşlerimiz dışında daha büyük platformda inanç ve duygu birliği ile birbirimize bağlı olduğumuz İslam kardeşlerimiz bulunmaktadır. İslam dini, mensuplarından sağlam bir toplumsal yapının kurulması için fertler arasındaki kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularının kuvvetli tutulmasını ister. “Müminler kardeştirler”[1] ayeti kerimesi ve “Müslüman Müslümanın kardeşidir”[2] hadisi şerifi inançta tevhit ve toplumda uhuvvet ahlakını bina eden sistemin dayanaklarıdır.

Allah’ın kendilerini kardeş kıldığını bilen müminler hiç tanımadığı yekdiğeri için endişe duyabilir ve gözyaşı dökebilirler. Namaz kılarken tek bir Kâbe’ye yönelir, omuz omuza saf olurlar, yılın aynı günlerinde oruç tutarlar ve tek bir ümmet olmanın hissiyatını yaşarlar. Yeryüzünde yaşayan Müslümanların tamamını kuşatacak olan birlik ve beraberlik şuuru ümmetin özlemini çektiği büyük resimdir. Bu resmin önündeki en büyük handikap ise lisan ayrılığıdır. İletişime ket vuran bu ortak dilin işlevsizliği, Müslümanlar arasında birçok konuda fiziki, fikri ve ruhi birlikteliğe de engel teşkil etmektedir.

Bu engele dikkat çeken Prof. Dr. M. Es’ad Coşan (rha) “Bizler Müslüman olarak, bir yandan dini ve kültürel ihtiyaçlarımızı karşılamak, diğer yandan da İslam ülkeleriyle olan kültürel, siyasi, ticari ve ekonomik temaslarda kullanmak üzere önce mutlaka iyi derecede Arapça öğrenmeli, konuşma ve yazma yeteneği kazanmaya çalışmalıyız.”[3] buyurmaktadır.

İbn-i Haldun, Mukaddime’de, özellikle şehirlerde, orayı kim kurmuşsa ve kimler o şehre hâkimse onların dilinin revaçta olduğunu, bundan dolayı XIV. yüzyılda doğu ve batıdaki bütün İslâm şehirlerinde Arapçanın konuşulduğunu, bunun da İslamiyet’in diğer milletlere galip gelmesinden kaynaklandığını belirtmektedir. Dikkat edilirse dünya hâkimiyeti sağlayan bir devlet, ilk olarak dilini yayarak medeniyetini genişletir. Persler dünyanın birinci devleti iken Farsçanın, Romalılar zamanında Latincenin, Afrika’daki Fransız sömürgeciliği döneminde Fransızcanın, günümüzde İngilizcenin popüler olması dil ve hegemonya ilişkisine birer örnektir.

Günümüz de bu durum devam etmekte, dil yine güçlü bir politik araç olarak kullanılmaktadır. Özellikle küresel devletler, kendi dillerini yaymak, kendi yaşam tarzlarını ve düşünüş biçimlerini yaymak bir anlamda kültürel ve ekonomik tahakküm kurabilmek için dili vasıta olarak kullanmaktadırlar. Batı medeniyetinde dil üzerinden yürütülen bu çaba Doğu’da daha genelinde ise İslam coğrafyalarında ihmal edildiği için bugün ümmetin ortak dili, kültürü ve siyasi-ekonomik birliktelikleri muhafaza edilememiştir. Oysaki Kur’an’ın dili yani davetin ve tebliğin dili olan Arapçayı öğrenme gerekliliği İslam medeniyetini geliştirecek ana etkendir. Nasıl ki milli dil milli kültürü büyütüyorsa, Arapça gibi ortak bir dil de İslam medeniyetini geliştirecektir. Hatırlarsak ortaçağda farklı etnik kökenli Müslüman bilginler eserlerini Arapça yazıyorlar, böylelikle birikimlerini hem birbirlerine hem de gelecek nesillere ortak bir dille aktararak evrenselleşiyorlardı.

Bugün de İslam Ümmetinin ürettikleri ve düşünceleri ile hem klasik yani geleneksel olan, hem de modern ve yenilikçi olabilen hâsılı evrensel, tüm insanlığı ilgilendiren bireylere ihtiyacı bulunmaktadır. Bu bağlamda ilk adım olarak gençlerimiz Arapça öğrenmeye teşvik edilirse, bu lisanı öğrenmekle birbirlerinin kültürünü, inancını, yaşam tarzını, hayat anlayışını ve düşünüş biçimini hissedebilecekler ve ortak bir üslup geliştirebileceklerdir. Yine orijinal eserleri ve sahih kaynakları yazıldığı dilde yani Arapça okuma imkânına kavuşabilecekler ve kendileri de özgün eserler yazabileceklerdir. Nasıl ki oryantalistlerin büyük çoğunluğu Arapçayı ve Farsçayı anadilleri kadar iyi öğrenmişler bu dilde sözlükler, hatta şiirler yazabilmişlerdir. Bizim de hem İslam medeniyetinin dili olan Arapçayı hem de batı medeniyetinin dili olan İngilizceyi gramer kitabı yazabilecek kadar iyi derecede öğrenmemiz gerekmektedir. Ancak bu şekilde batı ve doğuyu doğru ve daha geniş bir perspektifle sentezleyebiliriz. Ya da daha uzun yıllar “Batı’ya ‘üstünlük ve kuvvetin’ Doğu’ya ise zaafın”[4] atfolunmasına seyirci kalırız.

Birlik ve beraberliğin inşasında özellikle gençlerimizi ortak bir ideal, duygu ve birlik etrafında birleştirecek araç ümmetin dili olan Arapçadır. İletişim kurabilmenin bir adım ilerisinde bu lisanı öğrenmek uluslararası ticaret, politika bilimi, uluslararası hukuk, siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilere olumlu katkı sağlayacaktır. Gençlerin Arapça öğrenmesi için eğitim, ticaret, evlilik ve seyahat çeşitli vasıtalardır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: İslam’ı anlama, yaşama ve temsil etme sorumluluğunu ifa edecek her bireyin İslam toplumları arasındaki ittifakı tesis etmesinin olmazsa olmaz şartı dil kardeşliğini oluşturabilmesidir. Unutmayalım ki: “Toplumlar arasındaki ruhi anlaşma, bir yabancı dili kendi dilleri kadar olmasa da ona yakın bir derecede öğrenmek ve o dilde de aşağı yukarı kendi dillerinde olduğu kadar hissetmeyi öğrenmek zahmetine katlanan insanlar olmaksızın mümkün olamaz.”[5]

Aslıhan Tonguç
[1] Hucurat Sûresi, 49/10
[2] Buhârî, Mezâlim/3; Müslim, Birr/58
[3] Prof.Dr. M. Es’ad Coşan, İslam Çağrısı, 232
[4] Edward Said, Şarkiyatçılık 3.bl.
[5] Elliot, Edebiyat Üzerine düşünceler,192