Bir teravih

“Sütun gövdeleri arasında rüya hayaletleri gibi silikleşmiş küçük bir cemaat işte Teravihe kalktı. Her iki rekâtta bir, güzel sesli hafızlar salâvat getirmeğe başladı… Öyle bir cûşiş içinde idim ki şu zamanda yaşar bir fânî olduğumu yavaş yavaş unutuyordum. Bilmiyordum ki hangi asrın Türküyüm! Dirseğim yanımdaki Enderunludan daha vuzuhla Mısır fethinden dönen yeniçeriye sürünüyordu. Duyduğum nefes, rükûlarda mafsalları çıtırdayan buruşuk yüzlü akağadan ziyade Zigetvar’ı görmüş bir pîr gazinin soluğu idi. İmamın geçkin sesi Revan gününden geliyor gibiydi. Her selam verişte sanıyordum ki, dizinde tesbih, belindeki hançer bin zünup ve gururunun istiğfarı için mürakabeye varmış bir eski hakanla göz göze geleceğiz. Zira bu tayıfların hepsi buralarda, bu sehhar dehlizde bergüzâr-ı Muhammed’in yanı başında saf-beste idi.”

Bu satırlar Ruşen Eşref Ünaydın’ın, Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saâdet’in yakınlarında kıldığı bir teravihe dair yazdıkları. Hepimizin zaman zaman hissettiği bu duygular yazıya dökülünce ne güzel anlam kazanmış değil mi. Yazı şöyle devam ediyor:

“O bergüzar ki, onu Türk milleti en civan demlerinde çılgın âşıklar gibi susuz çöller aşarak, demir kal’alar devirerek kucaklamış ve Resûl dudaklarının izhar buyurduğu arzunun şehrine yeni bir mana halinde getirmişti. Yeryüzünün tanıdığı en büyük rûh-i âmiriyetin vücuduna sarılmış, o tendeki ra’şelere sürünmüş Hırka-i Saâdet’e bu kadar yakın durdukça ilk sahabeleri andım. Maddî tebcil ve şâhâne ruhaniyet payının en yüksek haddini bulmuş bu dairede kıldığımız Teravihi acaba onlar Hicaz yıldızları altında ve soğumağa başlamış kumlar üstünde Resûl’ün etrafında ilk defalar ne taze bir vecdle eda etmişlerdi.”

Bir topluluğun parçası olmak, o toplulukla aynı duyguları paylaşmayı hatta tarihi yeniden yaşamayı kolaylaştırabilir belki. Ramazan, itikâf ayı olmasının yanında bir toplanma ayı da olabilir. Her ikisinin bir arada yürümesiyle, kişisel muhasebenin sürekliliği esnasında cemaat olmanın kuvvetiyle ruh güçlenebilir mi? En iyisi yazıyı okumaya devam edelim:

“İbadetimiz bir anber kokusu içindeydi. Bilhassa secde demlerinde bir su uzaktan, maveradan sesleniyor gibiydi. Bu koku bir gümüş buhurdandan geliyor. Bu su, somaki çeşmenin lülesinden boşanıyor ve arapkâri nakışlı bir mermer olukta sırma gibi akıyordu. Bununla beraber Hırka-i Muhammed’in eteği ucunda gûya Kevser’in sesini duyan ve Cennetin kokusunu alan mü’minlerdik.

Müezzin: ‘Elveda yâ şehr-i Ramazan, elveda yâ şehr-i bereket-i ve’l-ihsan’ diye nida ediyordu…”

Mevlâ, bu iklimin bereketinden an be an faydalanıp vedamızı güzel edebilmeyi nasip eylesin…

Zehra Binark

Kaynak:

Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, Ramazan Özel Sayısı, 4. Cilt, 1 ve 2’nci Sayılar, Ocak-Şubat 1965, Ramazan Ayı ve Edebiyatımız, Dr. Müjgan CUNBUR