Bir Din Bilimi Olarak Tasavvuf

 

Klasik dönem sufilerinin önemli simalarından biri olan Ebu Nasr Serrac(ö.378); önemli eseri el-Lüma’da tasavvufun tanımı ve konumunu ortaya koyarken tasavvufun da din ilimlerinden bir ilim olduğunu açıklar.

Serrac şöyle der; “Birisi benden ‘tasavvufun ve sufilerin yolunun ne olduğunu, halkın mutasavvıflar hakkındaki farklı yorumlarının sebeplerini’ sordu. Sufiler hakkında halkın bazısı ifrata varacak düşünceler öne sürerek onları yüce mertebelere çıkarmakta; bazısı onları normal ölçülerin dışına çıkararak küçümsemekte; bir grubu onları cehaletlerine aldırmayan oyun ve eğlence düşkünü kişiler olarak görmekte; bir başka grubu ise zühd ve takva ehli, suf giyen, konuşma ve giyime önem vermeyen kişiler olarak değerlendirmektedir. Diğer bazıları ise bu konuda daha da ileri giderek sufileri zındıklık ve sapıklıkla itham edecek dereceye varmaktadır. Soru soran zat benden bu görüşlerden hangisinin doğru olduğunu; bunların kitap, sünnet; ashab ve tabiin ahlakı ile Salihlerin adabına uygun olan usulleri açıklamamı istedi. Bu yüzden ben sözlerimi kitap ve sünnete bağlı olarak açıklayıp hakkın hakk olarak ortaya çıkmasını, batılın ortadan kalkmasını, ciddinin gayr-i ciddiden, sağlamın sakattan ayrılmasını ve her şeyin yerini bulmasını istedim. Çünkü tasavvuf, dini ilimlerden biridir.[1]

Serrac’ın tasavvufu bir din bilimi olarak ortaya koyması önemlidir zira İslam bilimlerinin artık yavaş yavaş teşekkül ettiği devirler h.200 ve 300’lerdir. Bu bağlamda Serrac ilimleri üçe ayırır. Bunlar; Kur’an ilmi(fıkıh), sünnet ilmi(hadis) ve iman hakikatleri ilmi(tasavvuf)dir. Serrac şöyle der; “Bu üç ilim bu üç grup arasında dönüp dolaşır. Bu üç ilim, Allah’ın ayetlerinden, Resul’ün sünnetlerinden ve veli kulların kalplerine düşen hikmetlerden oluşur… Peygamberimiz(s.a)’in ‘Âlimler peygamberlerin varisleridir’[2] buyurduğu rivayet olunmaktadır. Benim düşünceme göre, Allah bilir ama ayette geçen ‘doğruca şahitlik eden ilim erbabı[3] peygamber varisi olmaya layık kimselerdir. Çünkü onlar, Kitabullah’a sarılan, Resulullah’a uyan, ashab ve tabiinin yoluna giren takva ehli salih kişilerin usulünü benimseyen kimselerdir. Bunlar da üç gruptur: Hadisçiler, fıkıhçılar ve tasavvuf erbabı. İşte bu üç grup, Allah’ın vahdaniyetine şahidlik eden ve peygamber varisi olmaya layık olan kimselerdir.”

Serrac, dinin usul, füru, hukuk, hakayık, zahiri ve batıni hududu gibi konularla ilgili bir müşkili olan kimselerin bu üç gruba yani hadisçi, fıkıhçı ve sufilere başvurması gerektiğini belirtir. Çünkü bu sınıflardan her birinin ilim, amel, hal ve hakikat yönünden bir takım şekli esasları olduğu gibi, mana açısından da kendilerine göre bir takım terimleri, kavramları ve yorumları olduğunu söyler. Bundan sonra Serrac bu üç ilmin her birini, uygulamalarını ve birbirlerinin üstün oldukları yönleri ortaya koyar. Kitabında hadis ilmi ve hadisçilerin faziletlerini, fıkıh ilmi ve fakihlerin faziletlerini, tasavvuf ilmi ve sufilerin faziletlerini ayrı ayrı ele alır. [4]

Tasavvuf İlmi ve Sufiler

Serrac tasavvuf ilmi ve sufiler hakkında şunları söyler; “ Sufiler, inanç konusunda hadisçiler ve fakihlerle aynı görüşü paylaşan, onların ilimlerini benimseyerek esaslarına karşı çıkmayan kimselerdir. Çünkü sufiler, bid’atlerden ve nefsin kölesi olmaktan kaçınan, güzel örneğe bağlı ve ona uymaya hazır, her türlü bilgide fakih ve muhaddislerle ortak görüşlere sahiptirler. Sufilerden bilgi ve anlayışta muhaddis ve fakihlerin derecesine ulaşamamış olanlar, ahkam-ı şer’iyye ve hudud-i islamiyye konusunda karşılaştıkları müşkillerin halli için mutlaka muhaddis ve fakihlere başvururlar. Âlimlerin icma ettikleri konuda sufiler de icma ederler. Ulemanın ihtilaf ettiği konularda ise sufiler, ihtiyatlı olmak için en güzel, en evla ve en mükemmel olanı seçerler ki böylece Allah’ın kullarına emrettiği şeyi yüceltmiş, nehyettiğinden de sakınmış olsunlar.”[5]

Serrac, sufilerin adabının diğer ilim erbabından farklı olarak farzları yerine getirdikten ve haramlardan kaçındıktan sonra mâlâyanî denilen boş ve anlamsız meşguliyetleri terk etmek, maksatları ile aralarına giren her türlü alakadan sıyrılmak olduğunu söyler. Serrac sufilerin bunlardan başka muhtelif adaplarını şöyle sıralar; “ Dünya nimetinin azına kanaat etmek, zaruri olan, yani olmazsa olmaz ölçüsündeki bir azıkla yetinmek, zaruri olan giyim-kuşam, yiyecek ve istirahat imkanını sağlayacak bir şeyle iktifa etmek, iradi olarak fakirliği zenginliğe tercih etmek, aza koşup çoktan kaçmak, açlığı tokluğa tercih, üstünlük ve büyüklüğe rağbet etmemek, itibar ve makamdan feragat gösterebilmek, yaratıklara şefkat ve merhamet, büyük küçük herkese tevazu, ihtiyaç anında bile başkalarını kendine tercih(isar), dünyaya dalanlara aldırış etmemek, Allah hakkında daima hüsn-i zan sahibi olmak, taata koşarken ve hayırda yarışırken daima ihlas üzere bulunmak, her şeyden kesilip Allah’a yönelmek, O’nun kazasına rıza, belasına sabır göstererek nefsin isteklerine karşı koymak, nefsle mücahede konusunda direnç göstermek ve ona muhalefet etmek. Çünkü Allah Teâlâ nefsi ‘daima kötülüğü emretme’ özelliği ile tanımlamış ve ona karşı dikkatli olunmasını istemiştir.”[6]

Serrac ayrıca ulema ve fakihlerin kavramakta güçlük çektiği bazı meseleleri, sufilerin kendilerine göre bir takım keşfi yollarla kavrama usulleri olduğunu belirtir. Bu ilmin havas ilmi olduğunu, bir takım güçlük ve zorlukları olduğunu, bu ilmi öğrenebilmek için diz kırıp oturmak gerektiğini, kalbi mahzun hale getirmek, gözlerden yaşlar akıtmak gerektiğini vurgular. Serrac şöyle devam eder: “Bu ilimde büyüklük iddia edenler küçülür. Küçük olduğunu sananlar da büyür. Öğrenilmesi bu kadar etkili olan bir ilmin tadılması, yaşanması ve gerçekleştirilmesi nasıl olur, düşünmek gerekir. Bu ilmin içine girmek nefse haz vermez. Çünkü tasavvuf nefislere sıkısıkıya mukayyed olmaya bağlı bir ilimdir. O ilimle hisler kaybolur, murad edilen şeylerden uzaklaşmak gerekir. Bu yüzden ulema, bu ilme pek yaklaşmak istemez ve kendilerine rızık kapısı açacak, tevil ve ruhsat yollarına sevk edecek ilme yönelir.”[7]

Hatice Çöpel
Dipnotlar
[1] Ebu Nasr Serrac, el-Lüma, Erkam yay. Sf. 9
[2] Buhari, ilim,10; Ebu Davud, ilim 1
[3] Al-i İmran/18
[4] A.g.e, s. 11
[5] A.g.e., s. 14
[6] A.g.e, s.15
[7] A.g.e, s.17