Bir Değişim Hikâyesi

unnamed

Uzaylı_Sorun sizlersiniz. Çünkü sizde değişme isteği yok.

Dünyalı_O zaman değişmemize yardım et.

Uzaylı_Ben huylarınızı değiştiremem. Dünyaya özensiz davranıyorsunuz.

Dünyalı_Ama bütün medeniyetler,  sonunda bir kriz noktasına gelmişlerdir. Sizinki nasıl oldu?

Uzaylı_Güneşimiz ölüyordu ama yaşatmak için geliştirmek zorunda kaldık.

Dünyalı_Yani dünyanız tehlikeye düştüğü için şu anda bulunduğunuz duruma geldiniz öyle değil mi?

Uzaylı_Evet.

Dünyalı_İşte biz de öyleyiz. Bize, “Yok olmanın eşiğindesiniz.” diyorsun. İnsanlar değişmenin bir yolunu bulacaktır. Artık sıra bizde. Uçuruma gelince değişeceğiz. Bunu elimizden almayın. Çözüme çok yaklaştık.

Son zamanlarda sıkça seyrettiği filmlerden birinin kendisini en çok etkileyen bölümüydü bu konuşma. Dünyayı, ona zarar veren insanoğlundan kurtarmak için gelen uzaylıyla dünyalı bir profesör arasında geçiyordu. Niçin zihni takılı kalmıştı bu konuşmaya? İçinden bir ses, bu konuşmada, yaşadığı buhrandan çıkmasına yol gösterecek ipuçlarının olabileceğini söylüyordu. “Değişme”, “geliştirmek”, “uçurum”, “çözüm” kelimeleri zihninde dönüp duruyordu.

Son birkaç yıldır çektiği ruh sancıları, son birkaç aydır artık dayanılmaz bir hal almıştı. Bu haliyle kendisini uçurumun başında, hatta bazen dibinde bile hissettiği oluyordu. Peki, çözüm neredeydi? İçine düştüğü bu durumdan kurtulması için değişmesi gerekiyordu. Çözüm, değişimdi. Ama nasıl?

Şimdiye kadar kendisini “geliştirmek” için değişik alanlarda yazılmış bir hayli kitap okumuş;  değişik seminer, konferans ve kurslara katılmıştı. Öğrendiği her yeni bilgi, onu heyecanlandırmış; bu bilgileri, duyduğu heyecanla beraber çevresindekilerle paylaşmıştı.  Önceleri her şey yolunda gidiyordu. Öğrendikleri ona artı değer katıyor, kendisini ve başkalarını geliştiriyor, bundan da manevi bir haz alıyordu. Çünkü kul olarak vazifesini yerine getirdiğini düşünüyordu. Fakat bir süre sonra bu haz, yerini huzursuzluğa bıraktı. Artık yeni şeyler öğrenmek, ona eskisi gibi cazip gelmiyor, onu mutlu etmiyordu. Yaşadığı huzursuzluk, yakınındakilere de sirayet ediyor, onlarla olan iletişimini olumsuz yönde etkiliyordu. Yalnız kalmak, kimseyle konuşmamak, sadece düşünmek, bazen de hiç düşünmemek istiyordu.

Kendisiyle baş başa kaldığında soruyordu: “Neydi eksik olan? Gelişmek için daha ne yapmalıydı? Birden, konuşmalarını dinlediği bir psikiyatristin sözleri hatırına geldi: “Kişi varacağı yere ulaşabilmek için haritada önce nerede olduğuna bakar.” Sahi kendisi şu anda neredeydi? Kendisini ne kadar tanıyordu?  Peygamberi ,”Kendini bilen, Rabbini bilir.” demiyor muydu? Öğrendiği onca bilgi ona neden mesafe kazandıramamıştı? Yunus Emre, “Bilmek,  olmak değildir; olmaya bak olmaya!” derken acaba bu durumu mu anlatmaya çalışıyordu? Öğrendiklerinin ne kadarını içselleştirmiş, hayatına aksettirmişti? Tevrat’ı ezbere bilip içindekilerle amel etmeyen Yahudi âlimleri geldi sonra aklına. Kuran’daki en kötü benzetmelerden biri de onlar için yapılmıştı. Sırtlarında ciltlerce kitap yükü taşıyan merkeplere benzetilmişlerdi. Demek uygulanmayan bilgi kişiye yük oluyordu. Demek bilgiden maksat, onu hâle çevirebilmekti. Demek ki bunun için ashâb-ı kiram, on ayeti hayatlarına geçirmedikçe başka ayete geçmemişlerdi. Evet, yavaş yavaş anlamaya başlıyordu. Gerçek “gelişim”, “değişim” ile başlıyordu. Yeni bilgiler, zihninde yer bulmuş ama davranışlarında bulamamıştı. Olumlu yönde “değişememişti.”

Düşüncelere dalmışken yıllar evvel okuduğu bir psikoloji kitabındaki cümleyi hatırladı: “İçimizdeki yükselme potansiyelini, içgüdüsel olarak daima hissettiğimiz için ‘aynı katta’ kalmak, bir süre sonra bizi sıkar, içimizi daraltır.” Ardından başka bir psikiyatristin sözleri düştü zihnine: “Evren; insan için pişme, yanma, olma laboratuarıdır. Pişme, yanma, olma demek; acı, elem ve sıkıntı demektir.”  İçinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Öyleyse geç de olsa, yaşadıkları iyiye işaretti. Kendisine “var oluş sebebi”, “kim” olduğu, “kul” olduğu hatırlatılıyordu. Zihnindeki sorular birer birer cevabını buluyor, taşlar yerine oturuyordu. Yaşadıkları “değişimin” habercisiydi. Gecikmiş olmanın verdiği hüzünle, ümidin verdiği sevinç içerisinde sevdiği ilahilerden birisini, daha bir içten mırıldanmaya başladı: “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş…”

Canan Karaalioğlu