Bezm-i Elest’ten Cemalullah’a…

Hayat; içinde zıtlıkları barındıran bir o kadar da o zıtlıklarla ahenk içinde birbirini tamamlayan değirmen misali bir döngüyü içinde barındırır.

Eşrefi mahlûkat olarak dünyaya gönderilen insan, Bezm-i elestten Cemalullaha uzanan sonsuzluk seyrinde, defalarca varlık ve yokluk kavramlarıyla karşılaşır. Bu döngü içinde dolaşıp durur.

Kimileri bu yolculuklarını kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed (sav) ikazlarıyla gaflet bataklığında geçirmez. İman ile ‘’KUL’’luk farkındalığını kazanır. Aklını, kalbini, ruhunu feyzi ilahi ile şereflendirir. Allah’ın(cc) halifesi olduğunun şuurunda olarak duygu ve düşüncelerinde iç görü kazanır. Ruhunun liderliğinde, aklının vezirliğinde, kalbinin süveyda derununda ilahi aşkın zirvesinde, azalarını da asker bilinciyle istikamet göstererek ebedi saadet müjdesine nail olur.

Kimileri de bu ikaz ve uyarıları dinlemeyerek, ruhlar meclisinde Allah’a(cc) verdiği sözü unutarak hayatına devam eder. Gafletle hayatına devam edenlerde isyanın eserlerini görürüz. İman eksikliği ve akli melekelerini yeterince kullanmaması onu isyan bataklığının içinde tutar. İman ve salih amel yokluğu içsel fırtınalarının da kaynağıdır.

Asıl ölüm ve dirilişi nefsinin terbiyesinde de yaşar. Nefsinin isyanından kurtulabilirse hidayete erer. Yaşadığı tüm hastalık, musibet, sıkıntı gibi imtihanlar ile acziyetini, güçsüzlüğünü fark eder. İlahi rahmete muhtaç oluşunu idrak eder. Allah’ın(cc) dergâhına sığınır. Bu minval üzere acz ve fakr, ilâhî rahmete birer vesiledir. Zengin olsa da Allah’a(cc) muhtaçlığını, hiçbirini yaratmaya muktedir olmadığını görür. İnsan hem azalarına ve hem de havaya, suya, güneşe, aklına, gözüne, hafızasına, sevgiye, ilme, sese ve nicelerine ihtiyaç içerisindedir. Velhasıl-ı kelam acziyetiyle Mevlaya muhtaçlığı daimidir. Bu hissiyatı, kalbi derununda hissettiğinde O’na yönelir, O’na sığınır, O’ndan medet bekler. Nefsini terbiye sanatını ve ilmini bilmeyen had bilmezler, Karun ve Firavun gibi malikiyet davasında bulunur. Başarılarını kendilerinden bilirler. Vaktinde tevbe etmedikleri takdirde sonları elim bir azap iledir. Bunu er geç öğreneceklerdir. Hâlbuki tüm meziyetler Allah’ın(cc) inayetiyledir.

Nefsini az konuşma, az uyuma, az içmek ve zikir, tefekkür, uzlet, hizmet ile terbiyeye muktedir olan insan, züht sahibi olur, aza kanaat eder. Dünyaya ve maddî menfaate değer vermez. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” zahit olmak… Dünyayı tamamıyla terk etmek değil, lezzet veren şeyleri azaltmaktır. Dalmamaktır. Dünyaya esaret içinde olmamaktır. Allah(cc) elbet kulları için çeşit çeşit nimetler yaratmıştır. Müslüman bunlardan helal yollar ile istifade edecek, harama meyletmeyecek, israf etmeyecek ve bunlara kalbini bağlamayacaktır. Dünyayı ahiretine hizmetçi edecektir. Züht sahibi, dünyaya fren yaptıkça, yeter dedikçe, ruhsal yönden güçlenmeye başlar. Allahu Teâlâ(cc) ile murakabeyi bozacak her şeyi terk edenlere Arif-i billâh denilir. Fenafillâhta hiçlik makamına erişir. Nefsini terbiye metotlarından geçerek “Ölmeden evvel ölüm” sırrına erişir.  Ruhunu bedenine sultan eyleyerek Fenafillah, tefâni sırrı da denilen, “ölmeden önce ölmüş gibi olup” yokluk sırrına ererek, Allah’ın (cc) varlığında yok olmuş, erimiş olacaktır. İnsan daha önce “ben ben” derken, “meğer ben sadece O’nun tecellisine bir ayna imişim” düşüncesiyle haddini bilmeyi öğrenir.

“Nefsini bilen Rabbini bilir”

Bu babda Hiçlik kavramı karşımıza çıkar. Hiçliğe erişen sufiler benlikten bizliğe yelken açmış olurlar. Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!” buyurmuşlardır.

“İlim ilim bilmektir/ ilim kendin bilmektir / Sen kendin bilmezsin /Ya nice okumaktır.” demiş Yunus Emre. Tefekkür edilesi bir dörtlük…

“Bekabillah tevhit makamıdır” sırrı ile de küllerinden yeniden doğan Zümrüd-ü Anka misali tekrar dirilişi yaşar. Fecr suresinin muştularını dünyada iken hissetmeye başlar. Bu dirilişle artık tüm ömrünü “ilahî ente maksudî ve rizake matlubî” mihenk sırrıyla insanlığa ve tüm mahlûkata hizmet ile geçirmeye çalışır. Bekâ-billaha kavuşmadan önce huzurun yani her an Allahu Teâlâ ile olma hâlinin devam etmesi mümkün değildir.

Kendi gücü nispetinde her şeyi yaptıktan sonra tevekkül boyutuna geçer. İşlerini Allaha ısmarlar. Tevekkül kavramı, Allah’a güvenmek, dünyaya ve ahirete ait maksatlara ulaşmak için gereken bütün tedbirleri aldıktan ve sebeplere tam riayet ettikten sonra, neticeyi Allah’tan beklemek ve tesiri O’ndan bilmektir.

Tefviz kavramı ve tevekkül yakın mana taşırlar. “Tevekkül tefvizin bir koludur.” , “Tefvîz, tevekkülün en ileri şeklidir.” denilmiştir. Ve kalbin manevi şifa iksirlerinden biridir. İbrahim Hakkı Hazretleri, meşhur “Tefvîznâme” şiiriyle bizlere manevi iksirden doya doya ikram eder. “Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler,”

Buna göre, bir işin meydana gelmesi için birtakım ön çalışmalar gerekiyorsa, bunlar yapılmadan tefviz yoluna girmek tembelliktir. Gerekli sebeplere teşebbüs ettikten sonra neticeyi Allah’tan beklemek ise tevekküldür. Sabır artık onun şiarıdır. Tahammülünün tüm sınırlarını zorlar. Gücü yettiği kadar aklını, kalbini, ruhunu, bedenini kullanır. Hatta gücünün üzerinde işlerde dahi sınırlarını zorlar. Bilir ki “La havle velâ kuvvete illa billâh” sırrıyla bütün güç ve kuvvet Allah’tan gelir. Ondan gelen her şeye razı olur. Rıza makamını yaşar. İnsan-ı kâmil olarak ömrünü tamamlar. Bu yokluk âlemine seçilerek gelişi veda ederken de işe yaramaz, değersiz, esfeli safiline düşmüş bir sonla değil insan-ı kâmil mertebesini kazanmış bir Hak aşığı, bir Hak dostu olarak, aklına Marifetullahı, kalbine de Muhabbetullahı nakş ederek Cemalullah yolcuları arasına ismini kaydettirir.

“Âşk geldi damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu.

Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o…” Hz Mevlana (k.s)

Sosyolog/Eğitimci Mihrican Ulupınar