Beşeriyet Karanlığından, Mâverâ Aydınlığına…

degisim

Adımız soyadımız ne olursa olsun aslımız bir; Hz. Âdem’den olma, Hz. Havva’dan doğma insanoğluyuz biz. Boyumuz, kilomuz kaç olursa olsun, ten rengimiz ne renk olursa olsun, bir önem arz eder mi? Hayır. Neden? Kâinatta ne kadar değişken unsur varsa da değişmemesi gereken unsurlar da vardır ki bu değişmeyen unsur, sabit olan misyonumuzdur, nedir bu misyon? Yaradanımıza kulluk, yeryüzünde halifelik ve Allah rızasıdır. “Sizi (emirlerini yerine getirmede) yeryüzünün halifeleri/ görevlileri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur…”[1]

Allah (c.c) kendi hikmetiyle zatına dair sırları, insan idrakinin ulaşmayacağı semadan bütün bir tabiat zeminine saçıp, isim ve sıfatlarının hususiyetlerini göstermek için, o ince sırları, damlaların sedeflerinde gizleyince; insanoğlu bir an nefsin karanlıklarının sebep olduğu perdelerin arkasında kalmıştır. Bu perdelerin, düşünmek, idrak etmek, farkına varmak ile ortadan kaldırılacağını da Allah (c.c) bizlere öğretmiş.  “O çok merhametli (Allah (c.c)), (rasulüne) Kuranı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğret(mekle anlama, düşünme ve ifade yetisi ver)di.”[2]

Doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt etme ve gereğini yapma özelliğini verdi.  “Şüphesiz biz ona, doğru yolu gösterdik. İster şükredici olur (kulluğunun gereğini yapar), isterse nankör.”[3]

Nefsin karanlıklarının sebep olduğu perdelerin arkasında kalan insanoğlu, önce malik olduğu itibar ve yüksek kıymetleri, değerleri unutup, duygularının ve şehvetlerinin girdabına kapılarak en yüksek mertebeden, ilk mertebe olan hayvanlar mertebesine düşmüştür. Nankörlük yapmış, kibirlenmiş, tembelleşmiş, gaflet bataklığına batmış, kalbi katılaşmış, hakkı göremez, duyamaz hale gelmiştir.

Bu girdap içinde gaflette olan kâfirler sadece bu hayat var, öteki hayat yok diye düşündükleri, sandıkları için, yanlış olarak böyle inandıkları için, var güçleriyle bu hayata sarılıyorlar. Yani şimdiki şu yaşamlarına, var güçleriyle önem veriyorlar ve günlerini gün etmeye çalışıyorlar, bunu tatlı geçirmeye çalışıyorlar.

O asli vatanları hatırlarına gelmeyip ilk geldikleri ve en son gidecekleri asıl ülkelerini büsbütün unutarak terk etmişlerdir. Dünya zindanının karanlığına düşüp aşağıların en aşağısı olan bedene bağlı kalanların gönülleri öfke ve şehvete esir, pek çok korku ve tehlikeye de mahkûm olmuşlardır.  Ahirete inancı olmadığından da, ölümden son derece korkuyor. Ölümden korkunca da her türlü yamukluğu yapıyor. Açlıktan korkuyor öleceğim diye; aç kalmamak için çalıyor, çırpıyor… Bu dünya hayatını hoş geçireceğim diye çalıyor, çırpıyor…

Temel duygu, ahiret inancının olmaması ve bu dünya hayatını tek amaç sanmaları, dünya hayatının keyfini zevkini amaç edinmeleri… Araç ile asıl amacı karıştırmış olmaları. Muhalefet şebekesi içinde büsbütün ümitsiz, alışkanlıklar ve âdetler kafesi içinde hep mahpus kalmışlar. Zira onlar nefsî isteklerini tatminle meşgul olup, kendilerini tanımak ve bilmek suretiyle ilk geldikleri ve son gidecekleri asıl vatanlarından da habersiz kalıp ayrı düşmüşlerdir.  Onlar “her şey ondan geldi ve ona dönecektir” işretini aydınlık müjde bilmeyip cihana hayvan gelen, hayvan giden, hep yiyen böylece yenmiş olanlarıdır.

Bu ten, bu cihandır, gönül de o cihan;

Heva, tenin yâri, Hüdâ da cânın yâridir

Gönülden garip düşen, hem gamı da garip olanın yeri, yer ve gök değildir.

Eğer, hep o cânın ve firkin yâriysen;

Cennetler içinde o cana erersin

His ve hevanın yâri isen eğer;

Bu çöplük ve toprak yer yerindir.

İçinde günaha doğru bir meyil veya bir kimseye karşı öfke hisseden yahut nefsin başka telkinleriyle burun buruna gelen insanın yapacağı tek şey o duyguyu yaratana, sahibine sığınmalı. İslam büyüklerinden biri ile talebesi arasında geçen şu konuşma buna güzel bir misal teşkil eder:

-“Şeytan seni fenalığa teşvik ederse ne yaparsın?”

-“O duygudan kurtulmaya gayret ederim.”

-“Şeytan aynı duyguları tekrar telkin ederse ne yaparsın?”

-“Yine o duygulardan kurtulmaya, bertaraf etmeye çalışırım”

-“Seni tekrar baştan çıkarmaya, yoldan saptırmaya çalışırsa ne yaparsın.”

-“Ben yine ondan kurtulmaya gayret ederim.”

“-Bu uzun iştir oğlum. Düzgün yolda giderken önüne bir koyun sürüsü çıksa sürünün köpeği havlayarak yanına gelip sana yol vermese ne yaparsın?

-“Köpekle mücadele eder, yolumdan çekilmesini sağlarım”

-“ Bu da uzun iştir evlat. Sürünün çobanından yardım iste de köpeği yoldan çeksin.”

“Her bir nefse ve onu (insan şeklinde) düzenleyene, sonra da ona, hem kötülüğü, hem de (kendisinden) sakınmayı ilham edene andolsun ki! O (nefsi)ni (günahlardan) tertemiz yapan, muhakkak kurtulup umduğuna ermiştir. Onu (günahlarla) örtüp gömen de elbette ziyana uğramıştır. “[4]

 

Hata, günah ve yanılma insanoğlu içindir. Çünkü insan melek değildir. Önemli olan değişmeye niyet ederek, samimi olarak yanlıştan “U” dönüşü yaparak dönmek, Rabbinden yardım dileyip, O’na yönelmektir. Çünkü Allah (c.c) onların geçmişte yapmış olduklarının en kötüsünü bile örtecek ve kendilerine mükâfatlarını yapmış olduklarının en güzeliyle verecektir. Bu örnekten yola çıkarak, kendimizi değiştirmeyi hayal eder ve bu hayali gerçekleştirebilirsek, yani; kötülüklerden pişman olup tövbeyi nasuh ile Hakk’a dönersek dünya denen yer, sizi temin ederim ki, cennete döner.

Dünya zindanından bir kurtuluş yolu arayan, nefs, benlik, melek ve şeytan sıfatları arasında mücadele edip duran, iktidar, makam, riyaset hırsında olanlar, nefret ve kini tarafından mütemadiyen tüketilen gönlünde iç huzuru arayan tüm insanlara, beşeriyet karanlıklarında mavera kandilinin aydınlığıyla ve nasıl bir çirkef içinde olduklarına böylece muttali olsunlar (öğrensinler, fark etsinler) ve o üstün kıymetlere ulaşma istidatları (güçleri) olduğunu bilsinler diye uyarıcı, müjdeleyici ikazlarla elçiler gönderilmiştir.

Öyle ki hem o karanlık, hem de nur perdelerini açmaya çaba sarf ederek ilk geldikleri o asıl ülkelerine dönmeyi arzu etsinler. İşte bu niyet, arzu, samimiyetle gayret eden, azimle çalışanlara “ O yüce yaratıcı, bir karış yaklaşana bir arşın, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşacağını, yürüyerek gidene koşacağını beyan eder.” Artık onlar kulluğun en yüksek değerleriyle donandıklarından O’nun terbiyesi altında hiçbir çelişkileri kalmayıp O’ndan razı ve O’nun da razı olduklarından olup ilahi huzuru bulmuşlardır.

“Ey (Allah’ın rızasıyla) huzura eren nefis! (Rabbini) hoşnut etmiş ve (sen de Rabbin tarafından) hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Haydi (iyi) kullarımın içine katıl ve cennetime gir! (denilir.)”[5]

Sultan Sönmez

 


[1] Feyzü’l Furkân Açıklmalı Kur’ân-ı Kerim Meali, En’am Suresi 165

[2] Feyzü’l Furkân Açıklmalı Kur’ân-ı Kerim Meali, Rahman suresi 1-4.

[3] Feyzü’l Furkân Açıklmalı Kur’ân-ı Kerim Meali, İnsan suresi 3.

[4] Feyzü’l Furkân Açıklmalı Kur’ân-ı Kerim Meali, Şems Suresi 7-10

[5] Feyzü’l Furkân Açıklmalı Kur’ân-ı Kerim Meali, Fecr Suresi 27-30