AŞKLA TERBİYE OLUNMAK

Üç yavru kelebek ilk kez ormanda uçma-ya çıkarlar. Uzaklarda ateş yanmaktadır. Kelebekler orada ne olduğunu merak eder-ler. Teker teker uçmaya, gidip ne olduğu-nu anlamaya ve dönüp birbirlerine anlatmaya karar verirler. Önce birinci kelebek uçar. Ateşe yaklaşmaya çekinir, uzaktan bakar ve geri dö-ner. Ne gördüğünü soran arkadaşlarına; “Orada çok yoğun bir duman vardı.” der. Sıra ikin-ci kelebektedir. O biraz daha cesur çıkar, ateşe daha yakın mesafeden bakar. O da dönüp ge-lir. Gördüklerini; “Çok kuvvetli bir ışık ve biraz da sıcaklık vardı.” diyerek anlatır. Şimdi de üçün-cü kelebektedir uçma sırası. Üçüncüsü uçar, uçar ve kendisini ateşin ortasına atar. Geri dönüp an-latamaz ne gördüğünü, ama en iyi o anlar orada ne olduğunu…Aslında aşk; anlatılabilen değildir, anlatılamaya-nın etrafında dolaşmak da değildir. Aşk, olmak-tır, pişmektir, yanmaktır. Tıpkı “Aşk nedir?” diye soran kimseye Hz. Mevlana’nın; “Ben ol da gör.” dediği gibi.Tek hece ve üç harften oluşan bu kısacık söz-cük üzerine asırlardır neler yazılıp söylenmiş. Yazması kolay, yaşaması ise oldukça zor hatta bir ömre bedel… Kur’an’da geçmiyor diye bu keli-me, kimileri dönüp yüzüne bakmasa, kaldırıp bir kıyıya atsa da, “aşk”ın yeri hep gönüller olacaktır.Kur’an’da geçen şekliyle “hub/mehabbe” gönül toprağına dikilmiş ilahî bir tohumdur. O tohumu fidan ve yedi veren ağaç haline getirmek de kulun gayretine bırakılmıştır. Sevgi/muhabbet önce Yaratan’dan yaratı-lanadır. Yaratma dediğimiz eylem, Vedud olan Yaratan’ın muhabbetinin tezahürün-den başka bir şey midir ki? Kur’an’ın, in-sanla buluşma gecesinin ilk hatırasında dikkatimizi çektiği önemli bir noktadır bu. “O, insanı alaktan yarattı.”(Alak, 2.)Alaktan ya-ratılmak insana özgü bir özellikse eğer, bunu sa-dece döllenmiş hücre/kan pıhtısı/et parçası ola-rak biyolojik yönüyle anlayıp izah etmenin mak-sadı anlamada yeterli olmayacağı ortadadır. O halde alaktan yaratılmak, ilgi, sevgi ve alaka ile yaratılmaktır aynı zamanda.Bütün âlem de sevilen bu insana sunulmuş bir hediye, ilahî bir ikramdır. Teşekkürü nasıl ol-malıdır bu ilahî lütfun dersek; “…İman edenle-rin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir.” (Bakara, 165.)ayetini tedebbür ve tezekkür edece-ğiz o halde. Kulun Rabbine muhabbeti hangi se-viye ve derecede olmalı ki gönül buhurdanlar gibi tütsün, Yaratan’ın sevdasıyla ateşte pişsin ve güller yeşersin gönül bahçesinde. Ham iken piş-sin, yansın. Aşk, sadakat ister, bedel ödetir aşığa vuslat yo-lunda. O güzelliğin hayranı olanlardan İbrahim (a.s.), İsmail (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer-lerinin özellikle de Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz’in ödediği gibi.Güneşin, ayın, yıldızların Rabbi olan o güzeller güzelini göremeyen gözlerdeki perdeleri açmak için değil miydi, İbrahim (a.s.)’in ölümü göze ala-rak, hayatı hiçe sayarak, kavminin putlarını bir bir kırması? Meftunu olduğu bu güzelliğe sırtını dönüp de putlara ilahlık atfedenlerdeki akıl tutul-ması karşısında hayretler içindeydi Hz. İbrahim. Sevgilinin uğrunda ateşle sınandığından mıdır acep bilinmez, Nemrut’un yaktırdığı ateş söndü, ama İbrahim’in bağrındaki ateş için için yanmaya devam etti. Etti de Yüce Rabbimiz halilini bize, “Çünkü İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”(Hud, 75.)diyerek duyurdu. O gözünü ve gönlünü öylesine vermişti ki Mevlası’na şartlar onu Harran’dan Filistin’e, Filistin’den Hicaz’a yollara düşürürken, onun pusulası hep “Aşkla yaşa ki ölmeyesin, aşkla öl ki diri kalasın”Hz. Mevlana

Dr. Ülfet Görgülü Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman
DİYANET AYLIK DERGİ | OCAK 2011 | SAYI: 241