Asıl Görevimiz

Temmuz 1994

Bu dünya hayatında asıl amacımız Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına nail olabilmektir. En büyük gaye, hedef, çalışmalarımızın kaynağı, sebebi budur. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmanın, Resûl-i edîbi Muhammed Mustafa’sının (sas.) şefaatine nail olmanın, sevgisini, teveccühünü kazanmanın yolunun, dîn-i mübîn-i İslâm’a ve onun müntesibi olan Müslüman kardeşlerimize hizmet etmek olduğunu biliyoruz; hizmeti kendimize şeref addediyoruz. Hizmeti nasıl yapabiliriz diye, çeşitleri üzerinde gücümüzün yettiğince, aklımızın erdiğince, kültürümüzün, tecrübemizin, müktesebatımızın bize gösterdiği istikâmette –belki karınca kararınca– bir şeyler yapmaya gayret ediyoruz.

Allah-u Teâlâ hazretleri, dinine hizmet etmeyi bize en büyük görev olarak vermiştir, yeryüzünde bu hizmeti görmek için görevlendirilmiş bir ümmetiz. “Bu kâinatın nizamı ve düzeni bizden sorulur.” diye düşünüyoruz, sorumluluk hissediyoruz. Düzene sokmaya çalışıyoruz, düzensizliğin de karşısında var gücümüzle mücadele vermek istiyoruz.

Ama diğer insanlar, başka dinlerin mensupları, bu idrake erememiş insanlar, cahilliklerinden ve kâfirliklerinden Allah’ın razı olduğu din olan İslâm’la mücadele ediyorlar, Allah’ın hükmüne karşı geliyorlar, asi oluyorlar ve işin acı tarafı, maddî imkân, alet edevat yönünden de bizden ileride bulunuyorlar. Hem Allah’ın düşmanı, dolayısıyla Allah’ın kulluğunu yapmaya çalışmak durumunda olan bizlerin amansız can düşmanı, hasmı oluyorlar, o pozisyondalar, fakat biz onlardan alet edevat ve imkân ve müktesebat, disiplinli çalışma bakımından maalesef daha geriyiz. Biz, görevimizin şerefiyle mütenasip şekilde İslâm’a sarılamamışız, görevimize sarılamamışız.

Dünyanın birçok yerinde Müslüman kardeşlerimiz var; kardeşimiz olduğu için onları seviyoruz. Mü’min olduğu için mutlaka kâfirden daha öndedir, daha kıymetlidir, imandan dolayı bir meziyeti ve bir şerefi vardır. Ama cahillik, geri kalmışlık, sonuçta İslâmî mânada da onların istenilen seviyeden aşağıda kalmasına sebep oluyor. Acı olan taraf budur. Hem Allah’ın dostu hem de bir sürü kusuru var. Hem Allah ordusunun mensubu hem de bir sürü tenkit edilecek tarafı var. Hem böyle çok şerefli bir görevli, hem de kendi şahsî kusurları ve tembellikleri, kabahatleri dolayısıyla alçalmış bir kadro. Bizim bundan çok rahatsız olmamız lâzım, üzülmemiz lâzım, mensup olduğumuz kapıya gölge düşürmememiz lâzım; mükemmel çalışmalıyız. Müslüman deyince, Allah’ın eri, Allah’ın askeri, Allah’ın sevdiği zümrenin mensubu deyince parmakla gösterilen, her yönden beğenilen insanlar olmamız gerekirdi. Ama bu durumda değiliz. Belki Türkiye’deki Müslümanlar başka yerlerdeki Müslümanlardan bazı bakımlardan daha ileridir. Ama çalışmalarımızı kifayetli görmüyorum, gayretlerimizi kifayetli görmüyorum, zahmetlerimizi, masraflarımızı kifayetli görmüyorum.

Tabi biz gücümüz, takatimizle sınırlıyız; takatimizden daha yüksek bir şeyi Mevlamız bizden talep etmiyor; ama kapasitemizin altında çalıştığımız için utanmalıyız. Çünkü bizim kapasitemiz şu mevcut durum değildir, bizim kapasitemiz çok daha yüksektir. Biz kâinata nizam vermeye, potansiyel olarak gücü yetecek bir toplumuz. Dünya üzerinde her beş kişiden bir tanesi Müslüman ve dünyanın en güzel yerlerine sahip, dünyanın en stratejik mallarına, madenlerine, petrollerine sahip; jeopolitik yönden fevkalade güzel bir konumda, tarih yönünden fevkalade iyi örnekler sergilemiş bir mâzîsi var ve bu bir kişinin beş kişiye yön göstermesi de mümkün… Öteki beş kişiden bir tanesi de zaten Ehl-i kitâbdır. Hıristiyanlara bizim: “Ey Ehl-i kitâb, gelin aramızdaki müşterek inanca, aynı kelimeye, aynı ilana, aynı söze; Allah’tan gayrıya tapınmamak, Allah’ı bırakıp ta aramızdaki beşer olan, bizim gibi olan birini tanrı edinmemek konusunda karara bağlanıp sonuca ulaşalım, yanlışı bırakalım, aynı noktaya gelelim.” diye bir iman teklifi, bir hatasından dönme teklifi yapmamız gerektiği emrediliyor âyet-i kerîmede.119 Fakat biz bu çalışmaları yapmamışız. İslâm’a davetin, Allah’ın dinine hizmetin, hiç aksamadan hayatımızın en önemli işi olarak devam etmesi gerekirdi; bizden önceki nesillerde de bu aksama olduğu için ve hedefler şaşırıldığı için idealler bırakıldığı için ideallere bağlılıklar gevşediği için biz bu duruma düşmüşüzdür. Yani bizim kusurumuzun cezasıdır bugünkü durumumuz.

Bu zamanın Müslümanları, herkes, yaşamayı gaye edinmiş, yaşamanın içinde İslâm’a da bağlılığı var. Yani hayatın gayesi ve ana hedefi İslâm’a hizmet değil, yaşamak esas ve o yaşamının, mesleğinin, işinin gerektirdiği işleri yapmak esas; onun arasında da “Mesai dışında olduğu kadarıyla İslâm’la bağlantısı olabilir bir insanın ancak İslâm oralarda uygulanabilir.” gibi bir sakat zihniyet içinde Müslümanlar. Yani İslâm’ı bir garnitür gibi bir aksesuar gibi düşünüyorlar, ana mesele olarak düşünmüyor Müslümanlar. Hayatları, geceleri gündüzleri, akılları fikirleri İslâm’a hizmet yönünde değil. Bu büyük bir kusurdur, yanlıştır. Sahâbe-i kirâmın hayatıyla taban tabana zıttır. Sahâbe-i kirâmın hiçbirinin zihniyeti böyle değildir. Onların mesleklerinin bazısını biliyorsak da bazısının ne yaptığını bilmiyoruz bile, ne mesleği olduğunu, ne meziyeti olduğunu bilmiyoruz ama biliyoruz ki hepsi Allah’ın dinini yaymak için dünyanın her tarafına yayılmışlardır. Kiminin Semerkant’ta kabri vardır, kiminin Mısır’da, Tunus’ta kabri vardır, kiminin Kıbrıs’ta, Anadolu’da kabri vardır, Kafkaslar’da kabri vardır. Dünyanın her yerine yayılmış ve vazifelerini yapmışlardır.

Devir gelmiş geçmiş, bizim üzerimize nöbet geçmiştir. Bizim şimdi Allah’ın dinine en güzel hizmet etme görevimiz vardır omzumuzda. Allah’ın huzuruna, yüzümüz ak, alnımızın açık olduğu bir şekilde, vicdanen müsterih olarak, elinden geleni yapmış, takati kadar, takatinin sonunu, âzamîsini, kapasitesinin tamamını kullanmış olarak gitmemiz lâzım. Rabbimize mazeretimizin olması lâzım: “Yâ Rabbi, elimden geldiğince çalıştım.” diyebilmemiz lâzım.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan (rha)’ın İslam Dergisi Başmakaleleri’nden alınmıştır.

 

Dipnotlar
3/Âl-i İmrân, 64.