Anlamak ve Anlaşılmak / İletişim

“Kimse beni tamamen anlamadı. Ben de kimseyi tamamen anlamadım.” der Goethe. Gerçekten bu kadar zor mudur anlamak ve anlaşılmak? Nasreddin Hoca’nın eşekten düştüğü zaman çevresine toplanıp kendisine öneride bulunanlara “Bana eşekten düşen birini getirin.” dediğinde vurguladığı gibi, birini anlamak için mutlaka onun yaşadığını yaşamış olmak mı gerekir? Mevlana “Doğru düzgün, güzel bir zekâ ve kavrayışın hasretinden öldüm. Öldüm böyle bir anlayış aramaktan, buna karşı hasret çekmekten. Benim sözlerim benim kabıma göre değildir, ne söylüyorsam, senin anladığın kadardır.” derken, ne demek istemiştir?

İletişim dediğimiz şey,  aslında bütünüyle anlamak ve anlaşılmaktan ibaret.  Kendimizi, ailemizi, içinde bulunduğumuz toplumu, bütün insanları, hatta mahlukatı… “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” diyen, kendisinden ayrıldığı için ardından ağlayan bir kütüğü sevgiyle okşayan, Mekke’den ayrılırken “Ey Mekke! Sen ne güzel şehirsin. Seni müşrikler benden ayırmasalar, ben çıkacak değildim.” buyuran ve böylece, bize cansız görünen varlıklarla bile iletişim kuran; çocuktan yaşlıya herkesin dilini anlayan ve onlarla anlayabilecekleri tarzda konuşan bir Peygamber’in (sav) ümmetiyiz. Muhteşem bir rehberimiz var. Üstelik bir de iletişim kurabilmek için çok sayıda aracımız… Yüz yüze iletişimde kullanalım diye yüz, el ve beden hareketleri, kelimeler, görüntüler, sesler, kokular gibi pek çok araç var edilmiş; bunları algılayalım diye bir değil, iki değil, üç değil, tam beş duyu verilmiş; seç, beğen, al, hangisiyle istersen onunla iletişim kur. Karşılıklı görüşmeye fırsat bulamadıklarımızla konuşalım diye telefon, internet, sosyal medya icat edilmiş; insana bu icatları yapabilsin diye akıl verilmiş. (Bir de beş duyunun ötesinde bilinç altlarımız arasında devam eden bir iletişim var ki bu yazıda o konudan hiç söz etmeyeceğim.) Bu kadar çok kolaylaştırıcıya rağmen yine de kimse kimseyi anlamıyormuş gibi bir tablo var ortada.

Gerçekten, birbirimizi anlamıyor muyuz yoksa anlamak işimize mi gelmiyor? Öyle ya, anlarsak bir sorumluluk yüklenecek omuzlarımıza… Anlamaktan da önce dinliyor muyuz yoksa dinliyormuş gibi yaparken aklımız başka yerlerde, gözümüz de telefonumuzda mı? Muhataplarımıza sesimizi duyurabiliyor muyuz? Yoksa anlamadıklarını fark ettikçe yükseltmeye mi ihtiyaç duyuyoruz? Ya da uğraşmak yerine küsüp kabuğumuza çekilmek mi işimize geliyor?

Her şeyden önce kendimizle aramızdaki iletişim nasıl? Derler ki, insanlar en yakınlarına, kendilerine davrandığı gibi davranırmış. Kendimize nasıl davranıyoruz ve bu davranışların ne kadarında kendimizi anlamaya çalışıyoruz? İçimizden gelen ve çoğu birbiriyle çatışan yığınla ses var. Bu seslerin ne kadarını duyuyoruz? Duyduklarımızın ne kadarını anlıyoruz? Kendimizi bile anlamayı başaramazsak başkalarını anlamak nasıl mümkün olacak?

İletişim… Aslında çok basit… Kişiler arası güçlü köprüler kurmak için samimi bir gülümseme yeter. Fakat çoğu zaman gülümsemeyi bile esirgeriz birbirimizden. Bu nedenle bir o kadar da zor, iletişim kurmak. Öyle anlar yaşıyoruz ki elimizde bolca para olduğu hâlde o paranın geçerli olmadığı ve yerel para birimine de dönüştürülemediği bir ülkedeymişiz gibi ortada kalıveriyoruz. İletişim araçlarının tümünü kullandığımız halde karşımızdakine söylemek istediğimizi anlatamıyoruz. Evet, iletişim için pek çok aracımız var ama o araçların hiçbirini, konuşmakta olduğumuz kişi algılamıyor ve biz çaresiz hissediyoruz. Duymak istemeyene sesimizi duyurmak için çabalamalı mıyız? Yanlış anlayana açıklama yapmalı mıyız?

İletişimle ilgili, konuşup tartışacağımız, üzerine düşüneceğimiz daha pek çok soru var. Önümüzdeki aydan itibaren başlayacağımız yazı dizimizle, iletişimi farklı boyutlarıyla ele alacağız inşallah. Sevgiyle ve gerçek anlamda iletişim kurabilmeyi başarmak duasıyla.

Nefise Atçakarlar