Allah’ı ve Resûl-i Edîbi’ni Sevmek

Dinin özü, sağlam ve doğru iman; imanın özü de hubb-i Rahmân’dır; yani ekremü’l-ekremîn ve erhamü’r-râhimîn olan yüce Allah’ı sevmek…

O halde bizim asıl işimiz, çok latif, çok zarif, çok nazik, çok tatlı bir duygu olan “sevmek”tir; diğer fikir ve duygular, ibadet ve taatler, hayrât ve hasenâtlar onun ardından gelir.
Allahu Teâlâ’yı sevmek, o kadar zor, o kadar ulaşılmayacak ve başarılmayacak bir iş de değildir. Çünkü kulun, kendisini kimin yaratıp büyüttüğünü; bu mükemmel vücudu, aklı, fikri, faydalanmakta olduğu türlü nimetleri kendisine kimin verdiğini; kâinatın şu harika nizamını, yerleri, gökleri, fezaları, yıldızları, fizik, kimya, biyoloji ve tabiat kanunlarını kimin kurduğunu düşündüğü takdirde şükran, hayret ve hayranlık duygularına gark olmaması mümkün değil.

Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde bize, Resûlü Muhammed Mustafa’ya bağlanmayı, uymayı, tâbi olmayı emrediyor.

Resûlullah’ı kabul etmeden müslüman olmak imkânsızdır. Değil tümüyle kabul etmemek, doğruluğu kesin olarak bilinen bir hükmünü, bir hadîs-i şerîfini, bir sünnet-i seniyyesini bile kendi aklından, kendi keyfinden dolayı reddeden yine kâfir olur, münkir kalır, imansız göçer…

Allah (celle celâlüh), kendi elçisi ve sevgili kulu, eşref-i mahlukât olan insan cinsinin zirvesi, peygamberlerin serveri, ins ü cinnin efendisi, cennetin en üst rütbesi olan makâm-ı Mahmûd’un sahibi Muhammed’ine (sas.) inanıp ümmet olmayanı kesinlikle rahmetine erdirmez, cennetine sokmaz; aksine en şiddetli şekilde cezalandırır. Bir sahih hadîs-i şerîfinde Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

“Nefsim kudreti elinde bulunan Allah’a andolsun ki sizden her biriniz beni, babasından da evladından da tüm insanlardan da daha çok sevmedikçe gerçek mü’min olamazsınız.” *

Onun için sahâbe-i kirâm (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în) ona hitap ederken, “Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallâh! Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü” diye söze başlarlardı. Onun yoluna canlarını ve mallarını vermekte tereddüt etmez, gözlerini kırpmazlardı. Hepsi ölmeleri pahasına ona bağlanmış, biat etmişlerdi.

Her zaman olduğu gibi zamanımızda da Resûlullah’ı sevmek; onun yolunda gitmekle, sünnetini ihya etmekle, ümmetine hizmet eylemekle ve bilhassa onun hakikî vârisleri olan ulemâ-i muhakkikîn, meşâyih-i vâsılîn ve evliyâullâh-ı mukarrebîne biat edip bağlanmakla tahakkuk eder.

Gün gibi âşikâr ve zahir ve bâhir olan bu gerçeklerden habersiz olanlar ne kadar acınacak durumda! İnsanları, hakkı ve ehliyeti ve salahiyeti olmadığı halde kendisine bağlamaya çalışanlar ne korkunç bir cüret içinde! Onlara kanıp peşlerine gidenler ne kadar izansız ve irfansız! Zavallılar cahiliye ölümü ile ölüp gidecekler…

Yâ Rabb! Bizi, senin ve Resûlü’nün sevgisinden mahrum bırakma, sevdiğin kullarla beraber eyle, sevdiğin yollarda yürüt, sevdiğin amelleri işlet; huzuruna sevdiğin ve razı olduğun kullar olarak gelmemizi nasip kıl!

İslam Dergisi Başmakaleleri’nden, Mayıs 1990

*
Dipnot
1. Enes b. Mâlik’ten nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Îmân”, 7; Müslim, “Îmân”, 70; Nesâî, “Îmân”, 19, hadis no: 5013-5014; İbn Mâce, “İftitâh”, 9, hadis no: 67; Ahmed b. Hanbel, III, 177, 275, 278, hadis no: 12837, 13939, 13991; Dârimî, “Rikâk”, 29, hadis no: 2741