Allah'ı Görür Gibi Kulluk Etmek

“ ALLAH’I GÖRÜR GİBİ KULLUK ETMEK”

Hadis-i Şerif külliyatı içinde kuvveti tartışılmaz bir Hadis-i Şerif vardır. Birçok yerde Hz. Ömer radıyallâhu anh’ten rivayet edilmiştir. “Cibril Hadisi” diye meşhur bu bilgi bize dinimizin sistematik olarak insan algısını nasıl cevaba ulaştırdığını gösterir. Şöyle ki, insan suretinde gelen Cebrail aleyhisselâm sırasıyla şu konuları Rasulullah’a soruyor: İman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Kıyamet ne zamandır? Alâmetleri nelerdir? Bu sorulardan sonra çıkıp giden Cebrail aleyhisselâm’ın ardından Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına şöyle konuşuyor; “ Bu kim biliyor musunuz? Cebrail size dininizi öğretmek için geldi.”
İslam âlimleri bu Hadis-i Şerifi birçok yönden ele almışlar ve bazıları şöyle bir sonuç elde etmişler: İman, İslam, İhsan. Birinci kısımda akaid meseleleri ele alınmış, imanın kitap (Kur’an-ı Kerim) ve sünnet (Rasulullah’ın söz fiil ve takrirleri) çerçevesinde mütalaaları yapılmış, anlayışlar doğrultusunda kabullenişlere göre mezhepler ortaya çıkmıştır. İkinci kısımda fiiliyata yönelik, yani ibadetlere yönelik, Kitap ve sünnet çerçevesinde mütalaaları yapılmış bu konularda mezhepler şekillenmiştir. Üçüncü kısımda ise şu cümleden olarak “İhsan, Allah’ı görürü gibi kulluk etmendir. Zira sen O’nu görmesen de o seni görüyor.” İnsanın içine, gönlüne yönelik, gönlünü gözeten bir hale gelmesi için neler yapıldığına dair çalışmaları ele almışlar ve nefis terbiyesi sistemlerini kabul etmişlerdir. Merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi bu konuda şöyle söylemişlerdir: “ Bu iş kitap okumakla olmuyor. Eğer öyle olsaydı kitap gökten iner, peygambere de ihtiyaç olmazdı.” Âdem aleyhisselâm da bunun en açık örneğidir, (Allah rızasını gözetmeyen oğlunun kurbanının kabul edilmemesi ve nefsine uyarak kızgınlıkla kardeşini öldürmesi hadisesiyle) son Peygamber Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de müşriklerin eline düşen genç sahabenin “Ya Rasulullah bana seni inkâr etmem için işkence ettiler. Ben dinden çıktım” demesine karşılık “O zaman kalbin ne haldeydi?” diye sormuş, ondan “ Vallahi sana karşı en ufak bir şüphem yoktu” cevabını alınca da “Onlar bir daha öyle yaparlarsa sen gene öyle de” buyurarak önemli olanın kalp olduğunu göstermiştir.
Kulluğu, bir bütün olarak hayatın her anını kapsayan davranışlar olarak ele alan dinimiz, sadece resmi ibadetlerde değil, davranışlardaki niyetleri de anlamlandırmış, “Ameller niyetlere göredir.” düsturunu koymuştur. “Allah Muhsinleri sever.” (Bakara; 195) Beyân-ı İlahîsi kişinin kendisinin dışındaki kişilerle ilgili davranışının bir sonucu olarak gelmiştir. “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. İman etmedikçe de cennete giremezsiniz!” buyuruyor Rasulullah Efendimiz. Dinimizin en temel toplumsal dinamiklerinden biridir karşılıklı sevgi esası. Bütün gaye en yüce tarafından sevilmek olunca, “Allah bize yeter!” itmi’nanına ulaşmak bir terbiye sonucu oluyor. Bir Horasan Eri müritlerine şu öğüdü veriyor: ”Güneşte gölge ol, açlıkta ekmek ol, soğukta urba ol!” Tarihî bir miras olarak “Ciğeri yaş olana merhamet” ilkesini ilm-i hâl ile nesilden nesile nakleden milletimiz, bu davranışların kitaplarını da yazmışlar ve usullerin dayanaklarını da sağlam iplere bağlamışlardır. Zira bu ilmin kaynağı Kur’an ve Hz. Muhammed’in sünnet-i seniyyesidir.
İç âlemin terbiyesine tasavvuf denilmiştir. Bu konunun erbabı bu işe Fıkh-ı Bâtıni demişler.
Fıkh-ı batınînin ilk konusu, ilk meselesi ise Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na inanmaktır. Buna “Marifetullah” deniliyor. Marifetullaha ulaşmanın ilk basamağı da kendini bilmek oluyor. Mağara arkadaşına “Korkma! Allah bizimle beraberdir” diyerek sakinleştiren, O’nu itmi’nana kavuşturan işte bu terbiyedir. Kimin himayesinde olduğunu bildirmedir aynı zamanda. Bu sebepten “Kendini bilen Rabbini bildi” denilmiştir. Kendi hakikatini bilmeyen, sınırlarını, acziyetini kavrayamayan, en küçük harekette kendisini rab zanneder veya kendinden az üstün olana secde eder. Rahman karşısında en yüksek makamdır kulluk. Rasulullah “el fakru fahrî” buyurmuş, yaratana her an muhtaç olmanın zevkini bize anlatmaya çalışmıştır. Uyandıklarında yüzünde hasır izini görünce gözyaşlarını tutamayan Hz. Ömer radıyallâhu anh’e “ Ya Ömer bırakalım dünya onların olsun ahiret de bizim olsun istemez misin?” buyurmaları her şeyin sahibinin takdirine boyun eğmektir. Hal böyle olunca, nefsini terbiye etme işi, üstat talebe şeklinde gelişmiş olduğu anlaşılıyor. Müzekkin-Nüfus isimli eserin müellifi Eşrefoğlu Rumî, eserinin başında şöyle bir rivayeti nakleder: “ Allah’ın yeryüzünde dolaşan, kullara Allah’ı sevdiren, Allah’a da kulları sevdiren kulları vardır.” “Kullara Allah’ı sevdirmek kolay” diyor M. Es’ad Coşan(rha). “Asıl zor olan Allah’a kulları sevdirmek. O nasıl olacak? Allah kimleri sever? Onu kullara öğretip, en sevgili kim ona benzesinler diye çalıştırıp sevdirmek… Allah bizi sevsin diye Allah’ın emirlerini ve Resulünün emirlerini öğrenip yapacağız, yasakladıklarını öğrenip onlardan kaçacağız bir de ahlakımızı güzelleştireceğiz…”
Mevlana mesnevîsinde der ki “Herkesin gözü vardır. Hakikati görmek için gözün önündeki engeli kaldıracak bir Ömer eli gerektir.” Bu söz için şu hikâyeyi anlatır: Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın halifeliği zamanında Ramazan hilalini gözetlemeye çıkmışlar. Herkes bakıyor. Bir ara yaşlı biri “Hilali gördüm!” çığlığını basmış. Ama başka gören yok. Büyük halife gelip o yaşlının yüzüne yüzünü dayıyor. Ne görsün adamcağızın uzamış ağarmış kaşının bir teli değil mi hilal zannettiği. O anlayışlı er, eliyle yaşlı adamın yüzünü sıvazlayıp “Bak bakalım baba hala orada mı?” adam bakıyor ki yok. Bir zamanların haşin delikanlısı Ömer radıyallâhu anh, başka bir azamete bürünmüş, bir kocakarının “Seni ne dinleriz, ne de itaat ederiz!” haykırışına gözyaşıyla karışık “ Herkes Ömer’den daha âlim” diyerek özür dilemiştir.
İnsanın kalbi secde etmeli evvel. “Bir daha kıl” diye namaz kılan birine üç kez tekrarlatan Allah Resulü, “Bütün azalarınla kıl” demek istemiştir, “Her şeyinle kulluk et.”
O altın çağdan bu güne elden ele bir bayrak taşıyıcısı gibi bu eğitim hizmetlerini taşıyan niceleri gelip geçmiştir. Allah sonsuz merhameti olandır. Hiçbir zamanı boş bırakmamıştır. Her zamankinden belki daha çok tuzaklara meyyal bu asrın insanlarını da elinden tutup çekecek kullarını var edegelmiştir. Bu Allah erleri insanın kabiliyetine göre metotlar uygulamışlar, özüyle sözü bir, Allah kulları olsunlar diye ya riyazatlar uygulamış veya aşk ve muhabbet yolunu uygulamışlar, onu aşk ile iyi işler yapmaya güçlü bir hale getirmişlerdir. İlim ve hizmet yolunu her şeyin üstünde tutan bu yolun yolcuları, yeri geldiğinde nefislerini terbiye için onu dahi hiçe saymışlardır. “Hizmet, nafile ibadetten üstündür” buyuruyor merhum hocamız, “Çünkü başkasına hizmet topluma kazançtır. Nafile ibadet ise kişinin kendisine kazançtır. Topluma kazancın sevabı daha çoktur.” Ve devam ile “Tasavvufun en aşağı mertebesi âbidliktir, sonrası zâhidliktir, sonrası ârifliktir, sonrası da âşık-ı sâdıklıktır.” buyuruyorlar. Bu söz bize kendilerinden asırlarca önce gelen Hacı Bektaş-ı Velî Hazretlerinin şu ifadelerini hatırlatır “İslam cömertlik dinidir. Ve dört türlüdür. Mal cömertliği bayların (zenginlerin), ten cömertliği gazilerin, can cömertliği şehitlerin, gönül cömertliği dahi âşık-ı sâdıklarındır. Kişi âşık-ı sâdık olunca hepsi dahi onundur.” Yapılan iş dahi muhabbetle olacak. Diyor ya şair “Lütfun da hoş kahrın da hoş.” Nasıl âşık olunur onu da bilmek gerekir. Sevmeyi de öğretirler insana. Sevgili uğruna acı çekmenin zevkini de öğretirler.

Emine Yalçınkaya